Friday, July 20, 2012

Abreg Togan ile Söyleşi (Emek ve Adalet Platformu)

Abreg Togan 1957 Kayseri doğumlu. Üç yıl ilahiyat okuduktan sonra iktisat bölümünü bitirdi. Mezuniyet tezini sendikalar üzerine yaptı. 1975’lerde Akıncılar hareketi içinde yer aldı. 30 yıldır “esnaf” olarak çalışıyor. Togan’ın taşeronlaşma sürecinin getirdiklerine dair bilgi ve eleştirileriyle ortaklık sisteminin hayata geçirilmesine ilişkin deneyimlerini sizlerle paylaşmak istedik. Kendisi ile yaptığımız söyleşiyi 3 parça halinde yayımlıyoruz.

Emek ve Adalet Platformu'na bu kıymetli mülakat için müteşekkiriz.




I. KISIM: 
TAŞERONLAŞMA, İHALE DÜZENİ, KIDEM TAZMİNATI

Ne işle uğraşıyorsunuz, ne yapıyorsunuz?

Ben aslında kamuda hizmet yapan bir müteahhidim. Yani ağırlıklı olarak personelin çalıştığı bir iş söz konusu. Kamu son yıllarda, on on beş senedir hizmetleri özelleştiriyor, klasik kelimesiyle. “Özelleştirme”den kasıt, “devletin yükünü azaltmak”. “Devlet ya da kamu hantaldır” mantığıyla bize bunu böyle sunuyorlar ama benim nazarımda öyle değil. Yani bir köprü ya da baraj müteahhitliği değil bu. Bire bir emekle, insanla, günlük iaşeyle alakalı bir konu. Bu, Türkiye’de bilinçli bir şekilde yapıldı. Bu tür özelleştirmeler yapılmasaydı bizim gibi müteahhitlikler doğar mıydı? Evet doğardı. Zaten burada anlatmak istediğim konu, devletin yapmadığı bazı işleri özel sektörün yapmasından öte, devletin, hükümetin yahut belediyelerin kendi yaptıkları işleri özele kaydırmaları. Ben bunu bize anlattıkları gibi anlamıyorum. Bu süreci anlamak için bunların hangi yasalarla yapıldığına bakmak lazım. Konuyu Kamu İhale Kurumu’nun oluşturulması ve ihale tekniğiyle beraber değerlendirmezseniz anlamazsınız. Ben Türkiye’de sendikaların da, bu konu hakkında konuşan siyasilerin de bu konuyu çok anladıkları kanaatinde değilim.

Nitekim bir hizmet işi özelleştirilirken mesela belediye otobüs şoförleri hizmet işi özelleştirilirken ne tür sıkıntılar doğduğunu anlamazsak bunun niçin yapıldığını anlamayız. Bunları afaki konuşmuyorum. Aslında, kamu ihale uzmanıyım ben, işim bu. Kamu ihaleleri nasıl yapılır, bundan kim fayda sağlar, kim zarar görür, bunun halka faturası nedir? Ama bu topluma başka türlü lanse edilir. Bu algı toplumda hâlâ yaygın: “Devlet rüşvetten, kalitesiz adam çalıştırmaktan, denetimsizlikten, şundan bundan bu hizmetleri çok iyi yapamıyor. Özel sektör mantığıyla bunları yaptığımız zaman çok başarılı oluyoruz.” deniyor. Ben buna inanmıyorum. Ortada teknik tabiriyle personele dayalı bir iş var, bizim tabirimizle emeğe dayalı, yani insan unsurunun yoğun olduğu bir iş.

Oysa, bu işi nasıl ucuza hallederiz mantığı, personele verilecek kıdem ve ihbar tazminatlarını nasıl keseriz şeklinde kurgulanıyor. Bildiğiniz gibi, bir işçi kamuda çalıştığı zaman, kıdem, ihbar, bunları hak ediyor, alabiliyor. Mesela 2 sene çalışan bir işçi dava açıyor alıyor. Kanuna göre bir yıl dolduktan sonra işçi kıdem ve ihbarı hak eder. Fakat özellikle bu hizmet ihaleleri 9 ay, 10 ay, 12 ay olarak çıkar. 12 ayın tamamlanmasına 15 gün kala bu müteahhidin işi biter, yeni bir hizmet müteahhidi gelir: “Efendim daha 12 ay dolmadı ki!” Velev ki 12 ay dolsa, işçi 12 ay çalışsa, o müteahhit tazminat vermek zorunda işçiye. Fakat kanuna göre, ihalede bunun yeri yok. Müşahhas bir örnek vereyim. Bizim yaptığımız bir işte, yıl sonunda işi bitirdik ve sonuçta işçilere kıdem ve ihbar veremedik. Çünkü kamu ihalesine girerken devlet diyor ki, 200 tane personel çalıştıracaksın, şu işi yapacaklar, şu ücreti alacaklar. Yani ihale öyle çıkar, işçinin alacağı ücreti ihaleyi açan kurum belirler. Asgari ücret vereceksin, yahut asgari ücret artı 10, yemek parası 5 lira, yol parası varsa var, diye çıkar ihale şartnamesi. Çıktıktan sonra firmalar alır bunu, oturur hesap ederler. Sonunda, bize maliyeti 5 lira, biz 5,1 atalım, 0,1 lira para kazanalım derler. İşte kamu tarafından bu 5 liralık maliyet, kıdemsiz ve ihbarsız çizgi esas kabul ediliyor. Örnek vereyim. Bir ihale çıktı, 12 ayı geçiyor, dedim ki, kıdemini ihbarını hesaplayın, fiyat çıkarın, kâr etmesek de olur, personel çalışır, iş tecrübemiz artar, vergi ve harçların dışında kâr koymadık. Girdik, fiyat attık, benden başka kimse atamaz dedim bundan daha düşük. Bir baktım, benden % 10 daha düşük atan bir firma var. Dedim ki önemli değil, kanunda kıdem ve ihbarın yeri var, kurum “açıkla bakalım bu fiyatı” diyecek, “bu işi benim yazdığım esaslara göre nasıl yapacaksın?” diye soracak. Bir baktım ki, ihale karara bağlandı ve ona verdiler. İtiraz ettim, bu firmaya veremezsiniz, bu 12 aylık bir iş, 12 ayın sonunda kıdemini ihbarını vermek mecburiyetindesiniz bu işçiye. Hayır, dediler, bizim için kıdem ihbar önemli değil. Ya nasıl olmaz?

12 ay dolmadan işin bitmesine “girdi çıktı” diyorlar. Hatta bunu bazı ufak fabrikalar, atölyeler de yapıyor. İşçiyle 11 ayda bir sözleşme yaparak, işçiye hayatı boyunca kıdem tazminatı ödemiyorlar. Bu 2-3 sene devam etmiş, 3 sene boyunca “girdi çıktı” yapılmışsa, sen de bunu Çalışma Bakanlığı’na götürüp kanıtlarsan, o zaman kazanma ihtimalin var…

Evet, Bakanlık’taki müfettişler işçi lehine karar veriyorlar. Fakat zaten aldığı asgari ücret; hangi işçi avukat tutacak, mahkemeyi izleyecek, ola ki beni tekrar işe alacak diye bu yola tevessül edecek? Ama bazı cevval, atak avukatlar var, işçileri bir araya getiriyor, “ben sizden avukatlık ücreti talep etmiyorum, ben bu davayı kazanırım kardeşim,” diyor. Bu tür olaylar da gördüm. Ama burada daha feci bir sorun var, onu anlatmıyorum. İşçinin 11 ay çalıştığı ve kanunen tazminatı hak etmediği durumu anlatmıyorum. Başka bir şey anlatıyorum. İhale açılmış, 12 ay, ve işçi 12 ay çalışmış. Adamın ihbar ve kıdemini nasıl ödeyeceksin? Devlet ücreti çıplak ücret üzerinden veriyor müteahhide. Müteahhit de aldığı parayı işçiye ödüyor. Devlet diyor ki: “İşçiyi kıdemsiz ve ihbarsız çalıştıracaksın!” Kamu İhale Kanunu’nun anlamı budur. Eğer devlet işçiyi kıdemli ihbarlı çalıştıracaksa, kıdemini ihbarını hesaplar, der ki: “Kardeşim, bu ihalenin en dip fiyatı şudur!” Neden? Yasa, “zararına iş gördürülemez” diyor. Yani bir işin maliyeti 5 lira, bir müteahhit kalksa dese ki ben bunu 4,5 liraya yapacağım. Hayır, diyor kanun, ya sen işçiye para ödemeyeceksin, ya malzemeden çalacaksın. Bu da değil benim anlattığım. Benim anlattığım bir facia: Devlet, işçiyi çalıştır, kıdem verme, çünkü ben sana vermeyeceğim, diyor. Peki sen bana vermezsen ben nasıl vereceğim?

Bunun da müşahhas örneğini vereyim. Bir ihalede biz de kıdem ve ihbarı hesap etmeden fiyat attık yani ihalenin çıplak ücretini ve işi aldık. Sene sonunda işçiler bize dava açtılar. Dedim ki, haklı bu işçiler. Hukukçuma danıştım, dedi ki, sen de belediye şirketine dava aç ve açtık. Bize, “böyle bir ödeme kalemimiz yok,” dediler. Yani devletin, taşeronlaştırmadaki, onların deyimiyle özelleştirmedeki ana fikri kıdemsiz, ihbarsız işçi çalıştırmak. Tazminat miktarını bir kazanç haline getirmek, kapitalin içine sokmak için yaptılar bunu. Yani kamunun bu ihale şartnamesini düzgün çıkarmadığı yerden başlıyor bu iş. Bunu şu ana kadar hiçbir siyasimiz, bu konularla alakalı hiç kimse gündeme getirmedi. “Efendim, işçi kıdemsiz ihbarsız ne yapacak?” Ya kardeşim, Kamu İhale Kanunu çıkarken neredeydiniz?

Sendikalar neredeydi? Bunların hiçbirisinin sendika hükümleri yok, sendika olamazlar. 1 Mayıs’taki gaye nedir? İşçinin çalışma ücreti ve süresiyle alakalı bir eylemdir. Bugün 1 Mayıs’ın rengi ve şekli nasıl değiştiyse… Yüksek sesle bağırır çağırırlar, siyasi ideolojik şeyler, ama bugün reel olarak işçinin sorununu dile getirmez hiçbirisi. Bu hükümet döneminde bu kamu ihale yasaları çıkarken hiçbir sendika doğru dürüst bu konuları dile getirmedi.

Şimdi sizin gibi sivil toplum örgütleri taşeronlaşma diye bağırınca devlet ikinci bir akıl icat etti. Şunu net söylüyorum. Şimdi tasarı olarak görüşülen yasa, yine önceki yasadaki akla sahip. Devlet, görüşülen yasayı işçinin lehine gibi gösteriyor. Ama oradan bir fon, bir kaynak oluşturmak için böyle yapıyor. Nedir yasa tasarısı? Bakan açıkladı. Kıdem ve ihbar artık yıllık değil, üç ay çalışsa dahi işçi ayrıldığı zaman kıdem ve ihbarını alacak. Ama her ay belli bir hesaba bu parayı yatıracaksın, diyor. Bir işçi 10 ay veya 10 yıl çalışsa, hiç ayrılmadan, yatan paradan devlet bir fon oluşturmak istiyor. Hatırlayın, geçmişte bu tür fonlar oluşturuldu, mesela depremle alakalı. Devlet bu paraları biriktirip sonra bunları ne yapıyor, halka işçilere veriyor mu, takip etmek lazım. Bu her halükarda kaynak üretme beyninden çıktı. Yoksa, işçilerin mağduriyetini giderelim kaygısından çıktığını zannetmiyorum. Yine de, böyle olmasına rağmen, eskisinden bir nebze daha iyi, iyi işletilebilirse.

Bütün bunlardan kastım şu: Bugünkü kamu ihale tekniğine göre, siz zannediyorsunuz ki, ihale denince düzgün bir rekabet oluyor… Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda ne yazıyor? “Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Aynı onun gibi, Kamu İhale Kurumu’nun internet sitesine girin, Kamu İhale Kanunu’nda yazar: “Temel İlkeler: Madde 5. 1. Saydamlık, 2. Rekabet, 3. Kamu menfaati…” Bana göre hiçbirisi gerçekleşmez. Bizim Kamu İhale Kanunu aynı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na benzer. “Herkes eşittir,” der Anayasa, “ancak…” diye başlar, “askerler şundan yargılanamaz, devlet memurları bundan yargılanamaz, şu şöyle olamaz…” Ortada kala kala köylü çiftçi işçi kalır. Aynı, Kamu İhale Kanunu da başlar, “saydamlık, rekabet…” Yani iyi, doğru fiyat veren, hesabını düzgün yapan… Ve “kamu menfaati”. Bu laf o kadar büyük ki! Bizim kamu menfaatinden anladığımız nedir? Halkın menfaatidir. Spesifik olarak devletin menfaati deseler dahi, kamu menfaati bu cümlede olumlu olarak kullanılabilir. Ama hiçbirisi gerçekleşmez. Hemen altından başlar: “İstisnalar”. Buna onlar teknik tabirle 3G derler. “Doğrudan Temin: Madde 22. Aşağıda belirtilen hallerde ihtiyaçların ilân yapılmaksızın ve davet usulü ile doğrudan temini yöntemine başvurulabilir.” Acil, sağlık… Bugün bir Kırım Kongo Kanamalı Hastalığı (kene vakası) çıksa bu memlekette, nitekim de çıktı, kendi sektörüm, Sağlık Bakanlığı bunu acil koduna sokar, istediği ilacı istediği kişiden alabilir. Demek ki orada geçerli değil.

Geçen gün, dikkat ettiniz mi, okullara bilgisayar donanımı alımı, yani birkaç milyar dolar, Bakanlar Kurulu Kararı ile İhale Kanunu’nun dışına çıkarıldı. CHP söylüyor da, altını çalışmadan söylüyor. Bir şey ifade etmiyor. “Efendim, bunu çıkarmamızın sebebi, yabancı şirketler girer de, onlar alır da, bunun işte teknik meknik stratejik falan filan…” Canım, onun önlemi bazı yasalarda var: “Yerli firma lehine % 15 fiyat avantajı uygulanacak,” yaz. Eğer yerliyi korumaksa maksat. Yok hayır o değil, amaç birilerine vermek.

Şu süt ihalesini kim aldı? Büyük firmalar değil. Mesela bir Kayseri firması var. Süt işine ne zaman girdi, bir bakın bakalım. Bana göre son yılların en güzel buluşu, Twitter’da “sütü bozuklar” diye girmişler. Doğru, “sütü bozuklar”, başka anlam yüklemeye gerek yok! Bu sütler bozuktu anlamına gelir. Bu sütler nasıl, hangi ihale tekniğine göre, hangi fiyatlarla alındı? Hiç kimse konuşmuyor bak dikkat edersen. Süt bozukmuş da, tarihi geçmiş de… Ya bu süt kaç liraya alındı, ihaleler nasıl yapıldı, kimler bundan para kazandı? Bunlar şeffaf yürümedi ki. Beni Kamu İhale Kurulu Başkanı yapın, mevcut Kamu İhale Kanunu’na göre ben o ihaleyi istediğim kişiye veririm. Çünkü elli tane fuzuli evrak doldurtturuyor içine. Bu evraklarla ihalenin gideceği firma tanımlanıyor.

Bakın, ben bu Kamu İhale Kurumu’nu bir teklifimi reddettiği için mahkemeye verdim. Kamu İhale Kurulu’nda, şikayete bakan bir komisyon vardır. Şimdi 1 milyar dolarlık yolsuzluktan bahsedilerek içeriye atılan Kamu İhale Kurumu’nun başkanı, komisyon başkanıydı. Diğer komisyon üyelerinden iki komisyon üyesi, bu firmanın şikayeti o kadar ciddi ki, bu işte bir terslik var, bunun savcılığa bildirilmesi gerekir, diyor. Fakat komisyon oy çokluğuyla karar aldığı için, o, gerekçeli karar diye yazılıyor, benim itirazımı reddediyor.

Bakın, birbirinin aynısı iki davada, yüzlerce örnek gösterebilirim müşahhas, birinde A şehrinden yapılmış müracaat, birinde B şehrinden, işler aynı, şikayet konusu da aynı, Kamu İhale Kurulu birisinde lehte karar veriyor, birisinde aleyhte karar veriyor.

Kamu İhale Kurumu’nun bir üst müracaat mercii İdare Mahkemeleri’dir. Hangi müteahhit idareyi mahkemeye verecek? Ben verdim. Bölge İdare Mahkemesi uzun uğraşlardan, 6 ay geçtikten sonra, “efendim, kamu menfaati, iş yürüdü, durdurulamaz” dedi. Orada belirtmeme rağmen, “burada kamu menfaati zedeleniyor, idarenin işi aksamayacak” dememe rağmen anlamadı. Niye? Bunlar İhtisas Mahkemeleri değil ki, bu hakimler karmaşık ihale tekniklerini bilmezler ki. Bilmedikleri için böyle hüküm verdiler. “Ya kardeşim, bu iş durmaz, merak etmeyin, bu tür durumlarda ihale teknikleri var, kamunun işinin durmaması için, bu yollar kullanılabilir,” dememize rağmen anlatamadık.

Sonuç itibariyle Kamu İhale Kurumu’nda yapılan operasyonda bazı yolsuzluklar çıktı ortaya. Neticede beş tane adam, veriyorlar bir raportöre, ahlaklı vicdanlı bir iki kişi varsa gerekçesini yazıyor, bu böyle olur, diye, çoğu da incelemeden tıkır tıkır imzasını atıyor. Bunların çoğu işin ehli bile değil.

Bu Kamu İhale Kurumu mantığıyla, demin bahsettiğimiz özelleştirme/taşeronlaştırma mantığıyla kim kazanıyor? Kazanan kim? Bir, hırsız müteahhit kazanıyor. İki, sözde kamu kurumları kazanıyor gibi görünüyor. Kaybeden kim? Dürüst müteahhit kaybediyor. Çünkü iş alamıyor. Kamu kaybediyor, iş gereği gibi yapılamıyor, en önemlisi kaybetme ve kazanma eylemi işin öznesi olan işçi hakkı üzerinden yapılıyor.

İhalede verdiğin teklif dosyasına kıdem kalemini yazdığında da vermiyor devlet.

Vermiyor değil, öbürü daha düşük olduğu için o kazanıyor. Sen yüksek teklif verdin diyor. “Ya efendim bu adama kıdem vermek lazım, bu bunu hak ediyor” deyince de, “bizi ilgilendirmez, öyle bir kalem yok” diyor. Devlet aslında taşeron işçinin kıdemini yok sayıyor. Öyle bir hakkı yok, diyor. Bu bahsettiğimiz rakam öyle basit bir rakam değil. Şu anda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yanılmıyorsam 25 iştirak şirketi var. Belki de daha fazladır, her gün bir tane kuruluyor. Bunlarda çalışan işçilerin % 90’ı taşeron işçidir. Bir gün bir belediye şirketinden gençler geldi bana. Dediler, “biz belediye şirketinde çalışıyoruz.” Belediye şirketinde çalışınca, belediyede çalışıyormuş, bir garantileri varmış gibi görüyor çocuklar haklı olarak. “Ama,” dediler, “bordrolarımızda başka bir firmanın ismi çıkıyor.” Meğerse belediye o işi taşeronlaştırmış. Ne için? Bu kıdemi ihbarı kesmek, sendikalaşmayı kırmak için, başka hiçbir şey için değil. Ne o firmayı biliyorlar, ne o şirketi tanıyorlar. Yine belediye şirketinde ama o firma üzerinden yapıyorlar. Son zamanlarda bu müthiş arttı.

Daha netini söyleyeyim. Bu belediye şirketleri, diğer ifadesiyle BİT’ler, sendikaya giren işçiyi çalıştırmazlar. Onun için de buralarda sendika örgütlenmeleri olamaz. Müşahhas bir durum bu. Yüzlerce arkadaşım var, görüştürebilirim sizi. Atılan tutulan bir şey değil de, herkesin bildiği ve belediyenin de buna itiraz etmediği bir gerçek bu. Bir işyerinde böyle bir sendikal faaliyet başlamış, geldiler, “Bizi çağırıyorlar, ya sizi işten çıkaracağız, ya da sendikadan çıkacaksınız, diyorlar.” “E, nedir sizin kararınız?” dedim. “Ben evime nasıl ekmek götüreceğimin peşindeyim şu anda.” Cevap bu!

Net söylüyorum, hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde, bütün belediye iştiraklerinde, yani BİT’lerde üst yöneticilerin, müdür, müdür yardımcısı, şef veya referans pozisyonunda olanların hepsi siyasidir. % 99’u bir İlçe Teşkilatı’nda görevlidir. Daha doğrusu İlçe Teşkilatı’nda görevli olduğu için oralarda müdür ya da müdür yardımcısı yapılmıştır.

Sadece yöneticiler için değil. İl’den bir referans alınmadan hiçbir işçi alınamaz. Müteahhit ihaleyle işi kazansa dahi, İl’den İlçe’sinden iki üç referanslı olmadıktan sonra o müteahhit de işçi alamaz. Çok teknik mühendis kadroları farklı bir kategoridedir. Bunun dışında, iş bir uzmanlık gerektirmiyorsa, şoför, güvenlik görevlisi –Güvenlik Yasası’yla alakalı olarak tabii bir belgesi olması lazım–, işçi gibi, alınacak bütün elemanlar, bunları hepsi, İl Merkezi’nde dosyalar vardır, oralardan gelmeyen hiç kimse işçi alınmaz. Aslında belediyenin bütün personel alımının yönetildiği yer orasıdır. Bir tane adam, referanssız gitsin, ben işe girdim, derse, ben ona 10 sene ücret vermeye razıyım. Ama teknik bir konudur, ihtiyaç vardır, zaten o adam her yerde iş bulur. Sistem bu hale getirildi. Benim yanıma geliyorlar bazen çocuklar, bize bir referans ver, diye. Ben kendime referans değilim, size nasıl referans olayım diyorum. Artık bir maharet, bir emek, bir iş becerme ile o işte kalma mantığı çöktü. Bir adam ayarlama, bir referans bulma mantığı hakim oldu. Daha da acısı, çocuklar gidip İl ve İlçe Teşkilatları’na kaydolmaya zorlanıyor. Bu geçmiş dönemlerde de böyleydi. Ama şimdi çok daha büyük bir hızla yürütülüyor bu.

Ne oluyor sonuç itibariyle? Şu anda işçi hiç sesini çıkaramaz. Ne hak talep edebilir, ne başka bir şey. Kaldı ki, şimdi öyle bir hale getirildi ki, bu BİT’lerde aykırı bir fikir söylemek dahi zorlaştırılmış durumda.

Bütün bunları bağlayacağım bir müşahhas örnek vereyim. Bir gün cuma vakti bir şantiyedeyiz, şantiyenin içinde küçük bir mescit var, imamı da var, cumayı orada kılacakken, müdür yardımcıları dediler ki, biz Fatih Camii’ne gideceğiz. Burası da cami, niye Fatih, dedim. Oraya belediye başkanı gelecek, belediye başkanı gelince daire başkanları da gelecek. Belediye başkanına görünmek için Fatih Camii tercih edilir hale geldi. Benim demin anlattıklarım bunun yanında çok cüce kalır.

İşin özeti şu: Çok ciddi miktarda BİT var. Bunlar Türk Ticaret Yasası’na göre benim firmam gibi birer firmadır. Fakat bu işler belediyenin şirketlerine verilir. Bunun yöntemleri, usulleri bilinir. Bunlar bu işleri istedikleri firmalara pas ederler. Bu belediye şirketleri bir kâr alır, kazanır. İşte o demin söylediğim siyasi kadrolardan girenler oralardan beslenir. Alttaki müteahhide verirler, o müteahhidin zaten canını çıkarırlar. Müteahhit bu sistemde nasıl para kazanabilir? Müteahhidin çalmadan çırpmadan bu sistemde para kazanma şansı yok. Neden? Bakın, net ve müşahhas başka bir örnek. Bundan 4-5 yıl önce, belediyenin fakir fukaraya, ihtiyaç sahiplerine Ramazan Kumanyası dağıtım ihalesi vardı. Ciddi rakamlar verdiler. Tahminim, 10-15 trilyon civarı. Bir gıdacı arkadaşım dedi ki, çok önemsiyorum, bu işe ben gireceğim, fiyat vereceğim, çok para kazanmak istemiyorum, iyi bir fiyat vereceğim, alacağım bunu, dedi. Çalıştı çabaladı, fiyatı verdi. Dedi ki, ya benden % 10 aşağı veren var. Ama bu mümkün değil dedi. Ben yıllardır gıda işindeyim, dedi, toptancılık yaparım. Şimdi o ihalede, her şey yazar sözde, zeytinin kalibresi belirtilir; büyüklük, çap, renk, her şey tarif edilir. Bu arkadaş, bu teknik şartnameye uygun olan zeytinin en dip fiyatını vermiş. Öbürü % 10 aşağı fiyat vermiş. Ne oluyor? O ihalede % 10 düşük fiyat veren şu anda milletvekili. Nasıl milletvekili? Zeytin var 5 liraya, zeytin var 3 liraya. Bu kabulü kim yapacak? Bir siyasiye, bir İl Başkanı’na, bir İlçe Başkanı’na posta koyabilir mi bu adam? Orada sıradan bir kabul memuru var, bir mühendis. Biz inceledik, zeytin çok daha aşağı bir kalibrede verildi. Yağ şu evsafta olacak, dendi. Arkadaş, ben bu kalibreden alacaklarını bilsem, % 20 daha düşük fiyat verirdim, dedi. Çalmanın yöntemi ve usulleri bunlardır. Her şey hukukuna uygun. Çünkü garip gurabanın, bana verdiğiniz bu zeytin gerçekten şartnameye uygun mudur, diyecek hali yok.

Şartnameye uymuyor yani?

Tabii ki uymuyor. Ama şartnameye uygun olup olmadığını kim denetleyecek? Bu teklifi verenin arkasında bir siyasi vardır. Onu denetleyen kişi bu siyasiye posta mı koyacak? Zaten o siyasi gelip Daire Başkanı’nın yanında bir oturur. O memuru, o kontrolcüyü bir çağırırlar, bir görünür o, sayın vekilim der, veyahut da bir şey der, o oradan anlar. Mehmet Abi’nin bir işi var, bir bakıver, derler. Eli titrer, çünkü yerinden olacağını bilir. Ha, buna direnen arkadaşlar var mı? Var. Onlara da hiçbir görev vermezler. Pasiftir onlar belediyede. Şu anda belediyede pasif görevde onlarca kişi vardır. Sabah giderler, otururlar, gazete okurlar, kötü bir masa vermişlerdir. Nedir? İşe yaramadıkları için değil. O çarkı döndürmedikleri için, o çarkta bir problem çıkaracakları için. Sistem böyle. İç kanaması var sistemin. Sistem bu kanamaya ne kadar dayanır bilemiyorum.

Hiç kimse de ihaleye inanmaz. A, birileri çıkar deli dolu, rakam atar, şunu atar bunu atar, onun da iflahını keserler. Eğer bir ihalede, istemedikleri bir adam o ihaleyi almışsa, ona kök söktürürler, para ödemesini geciktirirler, kontrol mühendisiyle başını ağrıtırlar, sonunda illallah der, çeker gider. Size şimdi net bir örnek veriyorum. Bir araştırma yapın. Halk Ekmek Fabrikaları kuruldu kurulalı, İstanbul’un ekmeğinin dağıtımını kimler yapar? Malum firmalar. Geçen sene bir firma geldi, ben bu işi yapabilirim, ehil, adama kök söktürdüler, 800 milyar lira da ceza kestiler, iflahını kestiler. Ya, bu nasıl bir iştir? Bir fabrika kuruldu kurulalı hep aynı şirketler mi dağıtır ekmeği? Ne gerekir ekmek dağıtmak için? Kamyon gerekir, personel gerekir. Ama kimse giremez. Niçin? Onlar orada vardır. Geçen sene giren arkadaşlar perişan oldular, geri çıktılar. İşi mi yapamadılar? Onlardan daha güzel yaptılar. Bir bahane bulur, bir ceza keser, iki ceza keser, üçüncüsünde Kamu İhale Kurumu’nda yasaklı duruma getirirler. Sistem daha acımasız hale geldi çünkü pasta büyüdü. Nüfus azsa az ekmek satarsın, çoksa çok ekmek satarsın. Pasta büyüdükçe hırsızlık geometrik diziyle arttı.

Bunları en iyi kendileri biliyorlar. Vicdanlarıyla baş başa oldukları zaman % 90’ı bunu söyleyecek. Diyorlar ki bu tür yanlışlıklar oluyor ama belediye başarılı. Arkadaş, bir belediyenin başarılı olup olmadığını ölçmenin yöntemi, ne kadar para harcadı, ne kadar iş yaptı, ne kadar haklara kurallara uydu, bunlara bakmaktır. Ne kadar para harcadığını biliyor muyuz? Bunu kimse sorguluyor mu? Hiç kimse sorgulamıyor. Ama en çok üzüldüğüm nokta, bu ihale teknikleri şunlar bunlar, hepsini bir kenara koyalım, bu taşeron işçilere yapılan zulümdür. Bu zulmün hesabı bunları zorlar. Net söylüyorum. Bu çocuklar, hiçbir garantileri yokken, orada çalışıyorlar, burada çalışıyorlar, devam ediyorlar… Yarın sabah kapı dışarı edilebilir, hiçbir güvencesi yok. Onun için de sessiz, itaatkar durmaya başladılar. Baskıcı bir idare var. Şef bir şey diyor, a siz onu bilmezsiniz, o filan ilçede İlçe Başkan Yardımcısı veya Meclis Üyesi dediler mi bitti, hiç onu sorgulayamazlar.

Bu yeni yasayla engellenecek filan diyorlar ama temel zihniyet değişmediği sürece bu değişmez.

Benim üzüldüğüm ne biliyor musun? Müslüman kimlikli insanların bu işçi hakkı konusundaki vurdumduymazlıkları. Gece yatınca nasıl uyuyorlar? Benim işçimin derdi bana dert oluyor arkadaş. Net söylüyorum, acayip şekilde dertleniyorum. Belediyeye dava açıp diyorum ki: Ben bu işçiye tazminat ödeyeceğim, bana tazminat ver. Size bir örnek vereyim. Böyle bir davanın bulunduğu yerde böyle bir iş yaptım. İşçiler belediyeyle davalık. Bunun şahitleri var. Gerekirse bu şahitlerin hepsini çağırabilirim, hâlâ görevdeler. Bu BİT hâlâ yerinde duruyor, hâlâ işçi çalıştırıyor. İkinci sene ihaleyi bana vermek için, beni desteklemek için, işçilerle kendilerinin arasında olan problemde kendilerinden taraf olmamı talep ettiler, çünkü onlar taşeronlaştırmış işleri, müteahhite belediyeden vermişler, işçiler dava açmış belediyeye, ayrılanlar var, haklarını talep ediyorlar. Bana dediler ki, siz mahkemeye mecburen gideceksiniz, önümüzdeki yıl ihaleyi istiyorsanız, bu mahkemede belediye BİT’i lehine şahitlik edin. Ben de dedim ki, ben doğrunun ifadesini vereceğim ve sorumluma talimat verdim: Gidiyorsun, evet bu işçinin söylediği doğrudur, bu işçiler bize belediye tarafından verilmiştir, diyorsun. Böyle dediğimiz için o çocuklar tazminatlarını çatır çatır kazandı.

O olayın detayına girebilir miyiz? İşçiler ne için itiraz etmişlerdi belediyeye?

Daha önce bu işi belediye şirketi yapıyordu. İşçiler de belediye şirketinin kadrosundaydı. Daha sonra kıdem tazminatlarını ödememek için, dediler ki efendim biz bunları özelleştirdik, ihale açtık, bir firmaya verdik. Çocuklara da, aynı haklarınızla devam edeceksiniz dediler, oraya geçirdiler. Çalışanı oldu, çalışmayanı oldu, öleni oldu.

O zaman arada yeni sözleşme yaptılar.

Tabii tabii. Firma ihaleye girdi, işe başlangıç tarihi koydu. O yeni firmayla sözleşme yaptı. İşçilerin bir kısmı başka iş buldu, ayrılınca tazminat talep ettiler. Firma da haklı olarak, benim tazminat verme hakkım yok dedi. 4 ay olmuş çalışıyorsunuz dedi. İşçiler 3 senedir belediyede çalışıyoruz, dediler. Belediyeye müracaat ettiler. Belediye, efendim biz o işi özelleştirdik, verdik, dediler. Dava açtılar işçiler toplu olarak. Daha sonra o işe aynı o firma gibi ben girdim, ihaleyi aldım. Yaparken işçiler dediler ki, bizim böyle bir davamız var, senden beklediğimiz adalet, dediler. Nedir dedim konu? Bizim davaya seni de çağıracaklar, bu işçiler nereden geldi sana diye soracaklar. Hiç tereddüt etmedim, biz daha önceki müteahhitten aldık, dedim. Böyle deyince, bunların müteselsilen belediyeden geldiği ortaya çıktı. Ne olur bir belediye için 1-2 milyonluk para? Kaç kişiydi onlar biliyor musun? Tahminen 300 kişiydi. Bu çocuklar şimdi ara sıra gelirler ziyaretime. Allah razı olsun. Ben bir sonraki alacağım işi reddetmek pahasına böyle yaptım. Böyle bir teklifi kabul etmiyorum, ihalenize de girmeyeceğim, dedim. Çünkü bir söz vermiştim. Gerçekten o işi yapsam ve para kazansam şu anda çok sıkılırdım. O gün o basireti gösterebildim. Gösteremeyebilirdim de. Dürüst olmak lazım. Çünkü bir işten bahsediliyor. Ama üzüldüğüm nokta şu: Bunu kurgulayan, bu işin sahibi, kime ne verileceğini, kime ne kıdem verileceğini, adam gibi bu şartnameye yazabilir; “Ey müteahhitler, bilmelisiniz ki, bu işe girenler bu işçinin hakkını verecekler. Vermezseniz paranızdan keser veririm,” diyebilir. Çünkü kamunun bu yetkisi var. Ama bilinçli bir şekilde “efendim, belediyeyi kâra geçirdik,” diyorlar. Ya nereden kâra geçirdin sen belediyeyi? İşçinin hakkı olan tazminatını gasp ettin, belediyeyi kâra geçirdin. Aslında normalde öyle bir kâr yok. Bahsettiğimiz şey 20-30 bin kişi ya, öyle basit bir iş değil. Belediye BİT’lerini öyle basit düşünmeyin. Korkunç rakamlar var. 4.000 çalışanı olan BİT var, 7.000 çalışanı olan BİT var. Bu insanların tazminatları verilmediği için belediye şirketleri kârda. Sen hakkını ver bakalım, kârda mı değil mi? Belediye BİT’lerine sen o işi niye pas ediyorsun? Aç ihaleyi, şeffaf, rekabete açık şekilde, arkadaş ben usul ve esasları yazdım, iş 12 aylıktır, 12 ay dolunca ben sana kıdemini veriyorum, de. Vereceksin, çünkü teminatı olduğu için müteahhidin, parasını alabilmek için sigorta vs. hepsini vermek mecburiyetinde. Kesin hakediş denilen bir şey var. Kesin hakedişin içine tazminatı da koy, bak bakalım nasıl oluyor? Ama devlet, hükümet yahut belediyeler yani işin sahibi bu hırsızlığı yapın diyor müteahhide. Bunun yolunu o gösteriyor. Çünkü bu dosyayı o biliyor, o hazırlıyor. Orada zımnen şöyle yazıyor: Her türlü kanuni hakları… Kardeşim, “kanuni hakları” yazıyorsun da, ben kanuni hakları hesap ederek sana fiyat veriyorum. kâr da koymuyorum. Niye bana bu işi vermiyorsun? İşçinin kanuni haklarını yazmayan adama veriyorsun işi. Başkaları yapabilir bunu. Ben kendimizi eleştiriyorum. Biz Müslümanlar olarak bu hale nasıl geldik?

1 Mayıs’tan bir iki gün önce Antikapitalist Müslüman Gençler televizyonda konuşurken Ankara’dan yeni Hak-İş Başkanı telefondan canlı bağlandı. Dikkat ettiniz mi, orada bir şey söyledi. Vicdanının bir sesi var o adamın. Dedi ki: “Açık söyleyelim. Büyük firmalarda sigortasız ve sendikasız işçi çok azaldı. Sigortasız ve sendikasız işçinin % 90’ı malesef Anadolu Kaplanları’nda.” Kim bu Anadolu Kaplanları? Muhafazakar, sözde Müslüman, mütedeyyin insanlar. Yani bu kaplanlar aslında işçinin hakkını gasp ederek kaplanlaşıyorlar. Başka birisi çalmıyor. Efendim asgari ücretle sigortalayınca iş bitiyor. Bakın, özel sektörde kendi fabrikalarında çalışanlar belediye müteahhitlerinden daha da vahim. Biz, kamu müteahhitleri olarak, şu ücret verilecek denilen o ücret kadar sigorta yaptırmak mecburiyetindeyiz. Mecbursun, sigortaya bildirim yapıyorsun o dosyayla beraber. Yani adam 1.000 lira alıyorsa 1.000 lira üzerinden sigortalıyorsun. Ama Anadolu’daki fabrikalar işçiye 1000 lira veriyorsa onun üzerinden sigorta yapmıyor. Asgari ücret üzerinden sigorta yapıyor.

İstanbul’daki orta ölçekli şirketler de öyle yapıyor.

Sistem buna müsaade ediyor. Bunu bir zenginleşme, bir kalkınma, sermayenin güçlenmesi mantığıyla görüyor. Belediye şirketleri kâr etti, diyor. Bu kâr senin değil ki. İşçinin hakkını çarptın, buraya getirdin, kâr olarak görüyorsun. Örneğin demin bahsettiğimiz şirket 10-15 trilyona yakın bir tazminat ödedi. Eğer o belediye şirketi o 10-15 trilyonu ödemese sene sonunda 10-15 trilyon kâr gösterecek. Aslında işçinin hakkı. Biz hangi paylaşımcılığından, hangi işçi hakkından söz ediyoruz? Müslümanların emek, üretim araçları, üretim ilişkileri, böyle bir dertleri olmamış. Bunları görmüyorlar. Böyle bir şey yok. “Ben,” diyor, “ona iş verdim. O da benim kölemdir, köle gibi çalışacak.”



Abreg Togan ile Söyleşi-2: 
Ortaklık Denemeleri



Buraya kadar eleştirel kısım gibi oldu. Peki ne yapılabilir sorusuna dair, kendince uğraştığınız, üzerinde düşündüğünüz neler var?

Evet. Bütün bunları konuşmak bir şey ifade etmiyor. Bir kişiyi, bir sistemi eleştiriyoruz. Ama ortaya ne koyuyoruz? Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Ben 30 senedir bu işlerle uğraşıyorum. Benim ilahiyatçı kimliğim de var iktisatçı kimliğim de var. Biz bu olup biteni eleştiriyoruz. Bu okumalarımızı nasıl hayata geçirebiliriz, diyoruz. Nasıl bir şeyler yapalım diye düşünüyoruz. Son 5-6 senedir bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bunun alternatifinde bir şeyler ortaya konulabilir mi, bir denemeler yapılabilir mi diye bir çalışma başlattık. Aslında kurduğumuz sistem çalışıyor. Ama lanse etmek için biraz daha oturmasını beklemek gerekir. Bu işe girişmemizin bazı sebepleri var. Bunun temeli, ahlaki bir sorunumuz var. Dedik ki bizim işlerimizin ne olacağı belli olmaz. Türkiye konjonktürüyle de alakalı. Biz çok büyümek, holding olmak niyetinde olan birisi değiliz. Ağırlıklı olarak da emeğe dayalı işler, hizmet işleri.

Uğraştığımız bir iş kolunda, bize 5 sene, 10 sene çalışmış arkadaşlarımız vardı, onlara sizi bu işe ortak edelim dedik. Ortak olması için sermaye gerekir. Biz onlardan bir sermaye talep etmedik. Onların çalışma dönemlerini, tazminatlarını hesap ettik. O işi bizzat onlar yaptıkları için, dedik ki arkadaş biz size ortaklık teklif ediyoruz. İstiyorsanız biz de size ortak olacağız. Ama hiçbir zaman hissenin büyüğü bizde olmayacak. Mesela, yaptıklarımızdan örnek olarak, bir mobilya işimiz vardı. O örnekte çok iyi de yürütemedik ama yürütemeyişimizin sebebi ilgisizlikti. Arkadaşlar dediler ki, sen bire bir ilgilenemiyorsun, yoksa bu iş gayet iyi yürür dediler. Dedik ki, siz olsanız bu işi daha iyi yürütür müsünüz? Evet yürütürüz, dediler. O halde gelin biz sizi ortak edelim dedik. Bütün makinaları her şeyi devrettik. 7 hisseden 1 hisseyi biz kendimize aldık. Sonradan dedim ki, arkadaş, siz artık oldunuz, bir abi, bir kardeş olarak biz sizin yanınızda oluruz tabii ama siz artık kendiniz devam ettirebilirsiniz. Dikkat ederseniz, biz şirketi devrederken bir Şam şeytanlığı yapmıyoruz, resmen devrediyoruz, bu sizin, diyoruz. Tazminatlarınızı hesap ediyoruz. Zaten bu işler çok büyük işler değil. 8-10 kişinin ailesini geçindirecek bir iş. Basit mobilya imalatı yapılıyor, çok büyük sermaye gerektirmiyor, 10-15 kişi çalışabiliyor, 6-7 kişi ortak oluyor. Biraz küçülttüler. Şu anda orada 7 aile, bir yerde işçi olarak çalışacağına, en azından işçinin kazanacağının iki mislini her aile kazanıyor, kendileri ortak.

Tabii onu yürütmenin zorluğu biraz da şu: O arkadaşların bu kolektif mantığı (ortaklaşa) benimsemeleri gerekiyor. Bizde biraz çalışınca ona uyanları görüyoruz. Ve onlar kendi aralarında bir arkadaş grubu oluşturuyorlar. Diyorlar ki, a biz bu işi yaparız. Eyvallah, dedik, terk ettik, çalışıyor. Geçen gün beni aradılar, gelmiyor musun, diye. Nasılsınız, dedim, nasıl işler? İyi, geçiniyoruz, durumumuz iyi, dediler. Rahatladım. Tazminatlarını hesap ettim, makinaları da devrettim. Benim derdim, verebilmeyi becerebilmek, verebilmek. Bir insan vermeyi kabullenmezse olmaz. Ne oldu? Bu insanlarla benim hukukum gayet iyi, devam ediyor. Şirketi çalıştırıyorlar, üretiyorlar, satıyorlar. Fakat bir atölye gibi çalıştırıyorlar ve daha önce bir işçi olarak kazanacaklarının bir buçuk mislini kazanıyorlar. Yanlarına da birkaç tane işçi aldılar.

Başka bir iş daha vardı. O benim çok eski işimdi. Gıda, su, meyva suyu satış yerleriydi. Eski işçilerimi, şoförlerimi çağırdım, bu işi yapmayacağımı söyleyerek başladım. Ben bu işten çıkacağım dedim. Siz bana bir teklif getirir misiniz, dedim. Hemen teklifi getirdiler, işi yapan kendileri zaten. Dediler, bize araba lazım, bunu nasıl yapacağız? Dedim ki, arabalarımı size veriyorum. Biz bunları nasıl ödeyeceğiz? Dedim, sizin alacağınız tazminatlar var, gelin bakalım. Oturduk, tazminatlarını hesap ettik. Ya yeter mi? Yetmezse sonra siz bana ödersiniz. Onları da aynı şekilde yaptık. Hatta onların depo kiralarını da 2 sene ben ödedim. Çünkü işi hemen oturtmaları zordu. Şimdi orada da 6-7 arkadaş kendi arabalarıyla çalışıyorlar, kendi işlerini yapıyorlar. Aynı yine eski yaptıkları işi yapıyorlar ama şimdi işin sahipleri onlar. Orada da kolektif bir ortam oluyor. Çünkü şehrin bir bölgesine su satan adam, diğer bölgesine aynı sudan satan adam arkadaşı değilse, birbirleriyle rekabet ederler. Ama bunlar eskiden beri o bölgelerde çalıştıkları için arkadaş olmuşlar. Bunların bir arkadaş grubu olması önemli. Birbirleriyle ailecek görüşüyorlar.

En son, geçen sene, daha profesyonel, müdür gibi, idareci gibi arkadaşlarla niyet ettik, iş arayışlarına bakalım diye. Bu işi aslında bizim yapmamız için kendileri önerdiler. Tekstil işi. Üzerinde çalışın, dedik. Gayet güzel kendi iş yerimizde yürüttüler. En sonunda dedik ki arkadaş, siz 4 ortak olun, beşincisi biz olalım. Bizi, dedim, içinizden birisi temsil etsin, ben gelmeyeyim. Soracağınız bir şey olursa sorarsınız. Şu anda yürütüyorlar. 3 tane dükkan açtılar. Bazı sıkıntıları var. Çünkü işin hacmi biraz daha geniş. Dükkan tutmaları gerekiyor. O arkadaşların da tazminatlarını hesap ettik, onlara sermaye olarak onu aktarıyoruz. İşi atölyede pişirerek onları işyerinin sahibi yaptık. Eğer işyerinde 2 sene benim telefonlarımla benim işlerimi de yaparlarken o işi oluşturmasalardı, 2 yıl önce ayrılsalardı kesinlikle batarlardı. Çünkü dükkan kirası ödeyecekler, vergi ödeyecekler, sigorta ödeyecekler, kendi ailelerini geçindirecekler. Yani buradaki gaye şu. Burada niyet önemli. Bu adamları iş sahibi yapmak niyetin var mı senin? Varsa bunu becerebilirsin.

Buradaki gaye şudur: Ben şimdi o arkadaşlara gittiğim zaman, iş yaptıklarını görünce mutlu oluyorum. Bir de, bana öbür dünyada soracaklar, bu insanların haklarını ne yaptın diye.

Kamudaki ihaleleri anlatan güzel bir söz vardır… “Güneş çarığı sıkar, çarık da ayağı sıkar”. Biz kamuya diyoruz ki, ya arkadaş bize sınır çizgisini tazminat noktasına koy. Hayır diyor, ben net ücrete bakarım. Sen bana vermiyorsun ki ben buna nasıl vereceğim? Ama kendi özel işimizde Allah’a çok şükür bunu düzelttik. Şu ana kadar sigortasız hiçbir işçi çalıştırmadık.

Bakın size bir şey söyleyeyim. O bahsettiğim ortakların bir sıkıntısı olsa beni ararlar. Benim bir ödemem olsa, para ihtiyacım olsa ben de onları arıyorum. Çünkü, onları tanıyorum, onlarla beraber çalıştım. İki şirket birbirinden faizsiz borç alıyor bak. Bu güveni tesis etmek lazım. Bu sistemi oluşturmaya gayret etmek lazım. Vermenin zevkini duymak lazım. Vermenin büyük bir zevki vardır, ancak bu zevki tam manasıyla verince anlıyorsun.

Burada önemli bir konuya değinmek istiyorum. Adama veriyorsun, al tazminatını git diyorsun. Sözde sen sorumluluğunu yerine getirmiş oluyorsun. Bunu yapan Müslüman bile çok az. Ama ben tazminat ödendiğinde bile işverenin vazifesini yaptığını zannetmiyorum. Gelmiş, ömrünü sana harcamış çocuk. 15 yılını senin yanında geçirmiş, muhasebe müdürü olarak. Ne yapacak şimdi bu çocuk? Yeni bir yere alışacak bilmem ne. Diyoruz ki kardeşim, siz de bizim gibi iş sahibi olun. Bunun bir acemiliği olacak. Anadolu’da güzel bir laf vardır. Acemi nalbant gavur eşeğinde öğrenir. Çakar, söker. Acemi nalbant da bir yerde öğrenecek. Yani siz benim firmamı gavur eşeği gibi kullanın. Burada çocuklar 2 yıl, işlerini kendileri yürütmeye başlayana kadar, normal ücretlerini aldılar, ailelerinin geçimlerini sağladılar. İşin olacağına akılları yetti. Tamam, dediler, bu iş artık tutuyor. İnternetten satıyorlar, şuradan buradan satıyorlar. Bu iş tuttu, bu iş olacak, dediler. Eyvallah, dedik. İşlerini yürütürlerken, dediler ki, bize daha geniş bir yer lazım. Uygun bir yer tuttular, orada çalışıyorlar.

Bütün bu sistemden benim çıkardığım bir şey var. Bizim çalıştırdığımız işçiye karşı sorumluluğumuz sadece onun ücretini bu sistemin belirlediği şekilde vermek değil. Sen başka yollar ara. Nedir aradığımız yol? Bu adamı nasıl bir iş sahibi yaparız? Çünkü bizim bir iş tecrübemiz var. Olur olmaz bir işe girerler, ellerindeki üç kuruşu da çarçur ederler, sıkıntıya düşerler. Fakat onları, kendilerini geçindirecek, daha rahat olacak, yanlarına 3-5 işçi alacak işlere sokuyorum. Mesela bir iş önerdiler, hayır dedim. Sizin sermayeniz bunu kaldırmaz, yarın aileleriniz sıkıntıya düşebilir, dedim. Sözümü dinlediler, girmediler. Doğru yaptılar. Şimdi ben onlara bedava danışmanım, çok iyi arkadaşım, onlar da benimle çok iyi arkadaşlar, şu anda telefon açayım, hepsi buraya gelirler, oturup sohbet edebiliriz. Öncelikle benim onlara patronluk yapmadığım fikrini onlara veriyorum. Kandırarak değil. Diyorum ki arkadaş, biz sizinle iş ortağıyız. Siz hissenizi aldınız bu işten.

Eğer işçiyi ortak olarak görürsen, ortağımdı, hissesini aldı gitti, bütün tecrübesini bana harcadı, gençliğini bana harcadı, dersin. Sen diyorsun ki, al şu tazminatını, işin bitti, git bir köşede otur. Niye ona bir iş kurmadın? Bu tecrübeye ortak değil mi adam? Onun için Müslümanların bu modeli denemesi lazım. Bırak orada değiller. Adama tazminatını vermiyor, sigortasını doğru dürüst yapmıyor. Bunları verdiği zaman kendini işçinin her türlü hakkını verdiğini zannediyor. Hayır kardeşim. O sınır, sıradan bir adamın sınırıdır. Bizim inancımızda öyle değildir. Adamı iş sahibi yapabilirsin. İşte o zaman bu iş geometrik diziyle büyür. İnsanlar ekmeklerini kazanır.

Bize yönelttikleri temel soru: Siz mülk karşıtısınız, büyük fabrika nasıl kuracaksınız? Sermaye… Bakın, ben o 4 arkadaş grubuyla beraber aslında büyük bir firmayım. Çoklukta birlik gibidir bu. Birlikte hareket edebiliriz biz onlarla. Ancak kapitalist sistem o şirketlerin hepsinin benim ve onların da benim işçim olmasını ister. Normal yürürlükteki sistem öyle. Hepsi benim olacak, hepsi de benim işçim olacak. Onu bir güç zannediyorlar. Halbuki güç o değil. Biz Müslümanlar bunu iyi yansıtamadık. Örneğin; bu el niye böyle, beş parmak? Beş parmağı birleşik yaratabilirdi Cenab-ı Allah. Parmaklar bitişik olsaydı çok güçlü mü olurdu bu el? Beş parmak olduğu için güçlüdür, çünkü bir araya gelince yumruk olur. Bak bu, çokluktan birliktir. Ne pahasına olursa olsun bu modelleri denemek mecburiyetindeyiz. Ben şimdi diyorum, bu çocuklar bu işleri yürütemeyebilir. Olabilir, mümkündür. Ama biz göz kulak olmak mecburiyetindeyiz. Yahu, 50 sefer aynı suda mı yıkanacağız? Ben bir kere yıkanmışım. 30 yıldır yıkanıyorum. Şöyle bir şey yapmayı düşünüyoruz, diyorlar. Yapmayın, diyorum, o şöyle şöyle tehlikeler doğurabilir. Mesela o arkadaşlarla biz dış ticaret denemesi de yapıyoruz şu anda ufak ufak. Bir konteynır meyve suyu satıyoruz. Ben de ortağım onlara. Geliyorlar bana, şuraya bir konteynır mal satalım, diyorlar, tecrübenizi arttırın diyorum. Peşin sat, peşin al, diyorum, şöyle yap, böyle yap, bir alış. İşte Afrika’ya gidiyor, geri geliyor. Şurada şunu gördüm, burada bunu gördüm, diyorlar, zamanla bu tecrübelerle olgunlaşacaklarına inanıyorum.

Yani işin özeti, ben camiden çıkarken, çok ağır hasta, çok mağdur olduğuna inanmadığım kişiye kolay kolay para vermem. Cami yapılmasına da çok yardım etmem. Benim bir kuruşum varsa, ben işçime vermeye çalışırım. Beni bundan mesul tutacak. Herkes bunu yapacak. Ama ben kendi işçimin sigortasını ödemeden, bu vakıflara, camilere yardım edemem. Bu camilere yardım edilmeyeceği anlamında söylemiyorum bunu. Öyle bir kastım yok. Benim ortağım bu insan, ilk önce ortağın hakkı verilmeli.

Bir gün bir işçimiz var, çok kaliteli olduğunu duyduğum. İşyerinde gördüm, hayırdır, dedim. Şoförlük yapıyor. Muhasebeci dedi ki, bunun kredi kartına haciz gelmiş. Kanunen öyledir, firmaya yazı yazılır, maaşın dörtte birini kesip oraya yollamak mecburiyetindesin. Hayırdır, dedim, niye öyle oldu? Oldu abi falan filan dedi. Çok beyefendi, çok çalışkan, çok ailesine bağlı bir adam. Bir ay sonra gene gördüm, gene öyleydi. Niye böyle oluyor, deyince, biraz hışımla odama girdi, ne yaptıracaksın bana, dedi. Ben üniversitede iki tane çocuk okutuyorum, senin bana verdiğin ücret 1.000 lira, dedi. Belediye 900 küsur lira veriyor, ben 50 lira da yol yardımı falan filan diye ilave yapıyorum. Evim 400 lira kira, 2 tane üniversitede çocuk var, dedi. Takla attırıyorum, makla attırıyorum, bu çocuklar mezun olacak, ondan sonra bakacağız, dedi. Dedim, arkadaş, sana söyleyecek hiçbir şeyim yok. 2 tane çocuğu üniversitede okutmak o kadar kolay mı zannediyorsun, dedi. Bütün hayatımı bu 2 çocuğa vakfettim, dedi. Nasıl okuyorlar? Çok iyiler, dedi. Dedim, sen yolunu bulmuşsun kardeşim. 1-2 sene sonra mezun olacaklar, o zamana kadar sürükleyeceğim, dedi. Yani söylemek istediğim şudur. Çok az cami yaptırdınız diye bize hesap sormayacaklar. Her şey artıyor. Ama aynı oranda eksilen bir şey var Müslümanlarda. Bölüşüm ve hak meselesinde ciddi sorunlar görüyorum. Benim de birçok yanlışım eksiğim yapamadığım edemediğim var ama hiç olmazsa diyorum, bizde çalışan 15-20 tane delikanlı şu anda iş sahibi oldular, ortaklıklar yapıyorlar. 3 senedir devam eden var buna. 4. seneye girmiş. Ben hâlâ diyorum ki, denenmelidir, yapılmalıdır. Keşke daha iyi yapabilsek. Ne oluyor? Yeni genç bir kadro geliyor, onlar da yetişiyor. Görüyorlar. Bu sistemin çalışacağını yeni katılan arkadaşlara uygulamalı olarak aktarıyorlar. Ben kendi firmamı verdim onlara. Yeni bir firma kurmayın dedim, bak firma var hazır. Bu bir model… Biz bugünün zamanına bir alternatif üretemezsek, ortaya modeller koyamazsak… Efendim, nasıl koyacağız? Hiç uğraşmadık ki. Uğraştık mı? Kim ne uğraştı? Hiç kimse uğraşmadı. Bana bir tane zengin Müslüman çıksın desin kardeşim… Ancak şunu yapar, ramazanda kumanya dağıtır, vakfa bilmem ne gönderir, camiden çıkarken biraz sadaka verir. Ya kardeşim, sen işçinle ortaksın ortak. Sen bu ortaklığı hallettin mi? Ne diyor Cenab-ı Allah? İki kişi ortaksa üçüncüsü ya benim ya şeytan diyor. Ortağına kazık atan Allah’a kazık atar, benim inancıma göre. Ben onları ortak görüyorum. Bir model denemesi yapıyoruz biz burada. Becereceğimize inanıyorum, iyi niyetli olarak. O arkadaşların yeterliliğiyle de alakalı biraz. Yeterlilikten de kast ettiğim, ilgi ve irtibatın devamıdır.

Bu bir nevi usta çırak ilişkisi gibi… Az da olsa benziyor.

Aslında o çocuklar bir iş yerinde 5-10 sene çalıştıktan sonra, o işte senin kadar ehiller. Fakat senin kadar imkanları yok. Sermayeleri olmadığı için cesaretleri yok. Bizim yaptığımız çalışanları ortak gibi görüp ortaklığın gereği olan. Bir şey olmaz, biz beraberiz, yürürsünüz, acemiliği burada giderin, demek lazım. Böyle modelleri hiç denemedik.

Patronun işçisine bakışıyla ilgili…

Evet. Sermayedar, çalışan bir işçi kendisinden ayrıldığı zaman şöyle bir hisse kapılıyor. Kendisine düşman gibi görüyor, ondan ayrıldığı için kendisinden bir şey götürüyormuş gibi bir hisse kapılıyor. Yani o insanın bir iradesi olduğunu, ayrılabileceğini, kendisinin ayrı bir iş kurabileceğini işte bunu kabullenemiyor. Onun için de hele hele bizim İslami camiada kendisinden ayrılan adamla konuşmuyor. Ne demek yani, sen nasıl bir iş kurduysan bunun ahlaki olan, insani olan, İslami olan tarafı, o insanın da iş kurması değil midir? Yani bu küslüğü, bu kavgayı neye dayandırarak yapıyorsun? Bir tek egona dayandırıyorsun, başka bir şey değil. Yani diyorsun ki ben patronum, bu da işçi. Hani bir şarkı var ya “işçisin sen işçi kal” diye. Bu insan kendini geçindirip işini yaparken bir taraftan da ömrünü sana harcıyor kardeşim. Yani sen gitsen, birinin yanında iki sene çalışacaksın, deseler, kişisel olarak benim zoruma gitmez ama, o sermayedarların zoruna gider. Yahu Allah onu da yaratmış, seni de yaratmış. Ne farkınız var? Bir farkınız yok, olmaması da lazım.

Bu eğitim kültürü, bu din algısı maalesef böyle bir ürün ortaya koyuyor. Çünkü bizim din algımızda patron patrondur, işçi de işçi.

Tarihimizde, zanaate dayalı işlerde usta-çırak sistemi var mesela. Buna niye sıcak bakmıyorsunuz?

Ben bunu tecrübe açısından gerekli ancak netice açısından yeterli görmüyorum. Bunda da bir yöneten ve yönetilen var, yani tam bir ortaklık yok orada.

Ama bu sonra ortaklığa evriliyor ve çırak da nihayetinde usta oluyor.

Hayır. Ortaklık, farklı bir tanımdır. Bunlar çalıştırıldığı zaman ortak olarak görülmesi lazım, çalışanlar aslında benim tecrübemin de ortağıdırlar. Çünkü ben onlarla birlikte çalışırken bu tecrübeyi elde ettim. Yani onlar iş ürettiler, ben yönettim. Bu tecrübe bireysel olarak benim tecrübem değil.

Orada patron olarak şeffaf davranmanız gerekiyor.

İşte ben onu söylüyorum. Yani benim kanımca, bu iş yapabilme becerisi bende bir tecrübe birikimi oluşturuyor. Şimdi, aslında bu tecrübe yani ilim olarak kabul edelim ilim sadece benim değil ki, aslında tüm çalışanların emeğiyle oluşan bir tecrübedir. İşte bugünkü temel sorun buradan kaynaklanıyor zaten. Yani sermayedar diyor ki, bu fabrikayı ben kurdum, ben olmasaydım sen çalışamazdın. O çalışmasaydı da sen fabrika kuramazdın. Bir de tersinden bak olaya kardeşim. Ben bu tecrübeye nasıl eriştim? Genel olarak daha fazla uğraştığım için bunu kazandım. Peki bu tecrübede işçinin payı yok mu? Ya, al sen tazminatını git, diyorlar, bunu bile yapmıyorlar. Ben de diyorum ki, bunlar benim yönetim bilgimin ortakları. Buradan pay vermem lazım bunlara. Diyorum ki, şöyle bir iş var veya onlar bir iş öneriyorlar veya benim bırakmak istediğim bir iş var. Bu işi biz istiyoruz dedikleri zaman hadi gelin yapalım diyorum. Onlara hadi gidin, siz ne yaparsanız yapın, demiyorum. Bana ihtiyacınız olduğu her zaman bana sorabilirsiniz. Ben de sizin bir yanlışa doğru gittiğinizi görürsem sizi uyaracağım. Ben onları yönetmek istemiyorum. Ama bende olan tecrübeyle onlara diyorum ki, bakın ben böyle görüyorum, alın bir bakın dediğim zaman bakarlar. Bu farklı bir yaklaşım, müslümanın bunu anlaması lazım.

İşverenler “ben şöyle ettim, ben böyle ettim” diyor. Sen yalnız başına hiçbir şey etmedin. Onlar birlikte etti, görünen yüzüsün sen bu işin. Sen sadece temsil ettin. Bu işin altında bu adamların hepsinin emeği var. Bu adamlar olmasa sen yoktun. Hele hele hizmet işlerinde bu çok daha önemli. Yani onların katkısıyla aslında sen bu bütün olup bitenin görünen yüzüsün. Sana kalsa, sen yapmış oluyorsun. İşte bu kapitalizmin gerçek yüzüdür. Müslümanın böyle düşünmemesi lazım. Müslüman işçisini ortak görmek mecburiyetindedir. Ama az hisse ama çok hisse. İşçi, işveren, bunlar bizim terimlerimiz değildir. Bugünkü anlamı itibariyle söylüyorum. Bu nedir? İşveren işçisini istediği zaman çıkarabilir. Bugünkü modern işçi hakları bile bizim Müslümanların mantığından bile daha ilerde. Hiç olmazsa ihbar verdiriyor, süre tanıyor. Ama bizimki ne, şeyh-mürit ilişkisi üzerine kurulmuş. Şeyh dedi müride, git! Hadi, gideceksin. Gel dedi, geleceksin. Böyle bir şey yok kardeşim. O senin ortağın.

Burada çaycıya bile, “Ayşe Hanım çay getirir misin?” diyeceksin. Yemek yapan bir bayan var. Diyorum ki en çok değer vereceğiniz budur. Onun yaptığı işi hiçbirimiz yapamayız. Bu yüzden, akşama kadar simit satan ve kazandığıyla ailesini geçindiren bir adamdan daha onurlu bir adamın bu ülkede yaşadığına inanmıyorum. Bir berber büyük onura sahiptir. Adamın kulağının kılını alıyor. Onun için bana sorarlarsa ben esnafım diyorum. Hiçbir zaman ben tüccarım demedim. Onun içini kendime göre dolduruyorum. Sonuç itibariyle ben, bu bizim Müslüman işadamlarının böbürlenerek, her şeyi kendilerinin becerdiğini zannederek, 3 kişiye iş verip acayip havalara bürünmelerinden rahatsızım. Geçen gün karşılaştım. Bu cenahtan çok büyük bir tekstil firması sahibi. Kendini nasıl anlatıyor? İşte şöyledir, böyledir falan. Dinledim dinledim. Sonunda dedim, ya işçinle münasebetin nasıl? Hele hele senin işin tamamen personele dayalı. Ben buradan bakarım senin büyüklüğüne. Senin kalıcılığın da buradadır. Ama bu onun hiç meselesi değil. Ne diyorsun ya, diyor sana. Onun meselesi başka: Ne kadar mal satmış, ne kadar ihracat yapmış, ne kadar acayip makinaları varmış.

Peki bu adama antikapitalist gençler “abdestli kapitalist” deyince niye kızıyorlar? Kapitalistler gibi aynı şeyi yapmıyor mu? Hem de daha katı şekilde. Fark olarak da sadece göstermelik olarak cuma günleri camiye gitmelerine müsaade ediyoruz. Onun dışında başka bir şey yok. Daha iyi yemek mi veriyorlar, ne yapıyorlar? Daha iyi ücret mi veriyorlar. Kapitalist mantık beynine çakılmış ya, bu fabrikayı ben kurdum diyor. Ben yaptım diyor. Bir de şöyle acayip bir ifade kullanıyor. “Efendim, biz 200 kişiye ekmek veriyoruz burada.” O sana ekmek veriyor, o çalışmasa sen aç kalırsın. O altındaki jipe de binemezsin. Hiçbir zaman gerçeği söylemediler. Çalışmasınlar bakalım, bir gün ekmek veriyor mu onlara. Ama söylem şekline dikkat. Bu söylem bile hatalı bana göre.



Abreg Togan ile Söyleşi-3: 
Din Algısı, Müslüman İşadamı Tipi ve Özelleştirmeler



Bazı ilahiyatçılar, Müslümanlıkta işçi-işveren diye bir şey yok diyor mesela, Kuran’da böyle bir şey yok. Ama öyle söylüyor ki, soyut bir şey gibi. Pratikte bunun hiçbir anlamı yok aslında.

Meseleyi kıvırtmaya gerek yok, kitabın ortasından konuşmak lazım. Bugünkü Türkiye’nin temel sorunları: işçi-işveren ilişkisi, müslüman tüccar-piyasa ilişkisi, Türkiye’nin siyasi döngüsü, aile içi ilişkiler, cemiyet içi ilişkiler… Bütün bunların temelinde bireysel olarak hiç kimsenin suçu yok. Suç, bize belletilen din algısındadır. Bütün bu sorunların görünen yüzünü iki defa kazı, altından bu çıkar. Hatta bazı konularda tek kazışta bulursun bu algı sorununu. Neden din sorunu peki? Çünkü bu topraklarda insanın kodunda din vardır. Bu kod nasıl enjekte edilmişse ürünü de öyle veriyor. Bakın bize din sadece “işçinin hakkını alın teri kurumadan verin” diye sloganik bir şekilde içi doldurulmadan ezberletilmiştir. Bu bir öğretme metodu değildir. Bize emek-sermaye ilişkisi bağlamında din tanıtılmadı. Eğer tanıtılsaydı, bir ortaklık ilişkisi olarak tanıtılacaktı.

Din bize şeyh-mürit ilişkisi (yöneten-yönetilen) olarak tanıtıldı. Eğer öyle tanıtılmasaydı, bu Kuran’ın tek tek her insana indiğini anlayacaktık. Bunu pek çok şekilde örnekleyebiliriz. Kadın-erkek ilişkilerine de götürebiliriz. İtaat kültürüyle yetiştirildik, tenkit yoktur bizde. Tenkit demek, karşı gelmek değildir. Tenkit demek karşımdakinin söylediğini aklım ve vicdanımla değerlendirerek içselleştirmem demektir. Bugünkü Müslüman müteahhit tipi aslında kendileri kötü oldukları için ortaya çıkmadı. Nedir peki? Bunlara din ve din kaynaklı ilişki biçimi hap gibi yutturulduğu için bağırsaklarını patlattılar. Parayı hazmedemedik, ilişkileri hazmedemedik. Aslında bir çok arkadaş vay bu halimize diyor. Bundan ne anlaşılması gerekir? Bu vahiy bize ne söylüyor, ne amaçlıyor, bunu hiç araştırmadık. Hacı efendi söyledi, hoca efendi söyledi, küt diye aldık. Bana şu an din nedir diye sorsalar, iman kelimesini bir kenara koyarak, tenkit derim. Bu vahyi anlamak için tenkit etmek lazım. Yaşamdaki çelişkiler neden oluyor, kim nasıl sebep oluyor, vahyin ışığında sorgulamak lazım.

Bize ne öğrettiler peki? Duymuşsunuzdur, ben 30 yaşıma kadar onu duydum: Görev istenmez, verilir. Bundan dolayı, ben şu işi iyi bilirim,bu işe talibim diyemezsin. İşte bu bakış açısı bütün meselelerimize sirayet etti.

Sizin bu ortaklık girişiminiz, vicdana dayalı istisnai münferit bir örnek olmaktan çıkıp ahilik gibi, ahlaka dayalı bir kurumsallaşmaya nasıl dönüşebilir? Nasıl yaygınlaşabilir? Bunun kurumsallaşması lazım ki bir anlamı olsun çünkü. Bir dönüşüm olacaksa, bu ufak bir grubun, bir iki kişinin yapacağı bir şey olamaz, topyekün halkın yapması gereken bir şey. Sonuçta halk bu kapitalist ilişkilerden rahatsızlık duyuyor. Hem kapitalizmden rahatsız, hem de Müslüman olarak rahatsız bu durumdan. Bir yandan karamsar bir tablo var. Mesela adam diyor ki, ben olduğum için 200 kişi var. Biz de diyoruz ki, hayır, o 200 kişi olmazsa sen olmazsın, onlar sayesinde ekmek yiyorsun…

Aslında oradaki herhangi bir işçiyi patron yapsan o da o patron gibi davranacak. Çünkü bu öğreti sisteminden bu çıkıyor. Onun eğitim kodlarında o var. Bu bir dönüşüm meselesidir. Bize fil hep arkadan tanıtıldı, neticesinde de onu et yığını olarak gördük. Lakin, Allah’a iman etmek ona güvenmekle alakalı bir şeydir. Ben, bu çalişanlara bu imkanı verdikçe, ibadet ettiğime inanıyorum. Size bu ne acayip adammış dedirtmek için, o imajı vermek için konuşursam ben kaybederim. Ama doğru bildiğim şeyi elimden geldiğince anlatabiliyorsam, o zaman kendimi ibadette görürüm, bu da bir ameldir benim nazarımda.

Ben şunu diyorum: Bu din algısı değişmediği sürece… Daha temelden söylemek gerekirse, melankolik-şizofrenik bir Allah inancından sirayet eden bir din algısıyla bu insanlar ancak bu kadarını yapabildiler. Mecnun’un Leyla’yı araması gibi bir Allah inancı empoze ediliyor bize. Müslüman Allah’ını böyle aramaz, vicdan-akıl merkezli bir arayış emreder.  Ben 30 yaşıma kadar, namaz kılarken, hocaların, sözde alimlerin söylediği gibi Allah’ı düşünmeye çalıştım. Ama hiçbir zaman düşünemedim. En sonunda bir boşluk olarak düşündüm. Ben Allah’ı düşündüğümü sanıyormuşum. Ve bir gün dedim ki, bu bana öğretilen Kuran bu toplumsal olaylara çözüm üretemez. O zaman da küfre düştüğümü düşündüm. Dedim ki, bana verilen bu hapı aldım, içinde ne var gerçekten bilmiyorum, bu hap bana çare olmuyor. Bu öğretilen şekliyle çare değildir, diyordum. Sonra, ben kendime inen bir Kuran gözüyle baktım, bu toplumsal sorunlara nasıl çözüm üretmiş Kuran, bunu gördüm. Evet, bu kitapta çözüm var, yeter ki Kuran’a temel vahiy prensipleri çerçevesinde bakılsın. İnsanlar, asırlarca tefekkür ve tezekkür denklemi dışındaki yaklaşımlara meylettirildiler, toplumsal sorunlara deva olamadılar. Eğer, eşitlik, adalet, özgürlük, hak hukuk perspektifinden bakılsaydı (tam da Kuran’ın bize emrettiği gibi) sanırım bu halde olmazdık.

Ben bir kapitalist olsam 3 keçi daha katmaya çalışırım sürüme. Ama ben öyle değilim ki. 3 keçi bana fayda değil diyorum. Ben o hapı bırakınca, hayır, diyorum, bu 3 keçinin fazla olması bana bir kâr getirmiyor. Bana başka bir şey kâr getiriyor. Bölüşebiliyorsam en güzeli… Bizim köydeki Mehmet Efendi’nin din algısı, eğer içindeki vicdandan beslenen tefekkürü içeriyorsa, bir alimin din algısından özü itibariyle daha az değerli değildir. Hacim itibariyle küçüktür. Bakın içinde adalet, ama eşitlikçi adalet, hak hukuk kavramı varsa o adamın içinde, bu verdiğim paye az bile. Eğer az bilene bu toplum cahil diyorsa, bu toplumun bütün kodlarının değişmesi lazım. Halbuki bizim dinimiz az bilene cahil demiyor. Ebu Cehil cahil miydi? Hayır, tüccardı, devrin ileri gelenlerindendi. Ama mala, mülke,  heva ve heveslerine teslim olduğu için cahildi, elindeki bu imkanlarla büyüklük taslayıp, insanlara tahakküm ediyordu. Onun için bu çağrıyı doğru yapmak mecburiyetindeyiz. Efendim, o üzülecek, bu kırılacak diye oturduğumuz yerde duramayız.

Dünya hayatı iki şey üzerinde döner: sermaye ve emek. Bu ikisinin arasındaki ilişkinin türlerinden sevap kazanırsın, günah kazanırsın, zulüm yaparsın. Biz bu ikisi arasındaki denge noktasını (sırat-ı müstakim) belirlersek işte o zaman çok şey kazanırız. Peki bu denge noktası, bizim inanç değerlerimizde var mıdır? Evet vardır. Peygamberimizin hayatı ve sünneti tamamen bunlarla alakalıdır. Ama bize bu öğretilmedi, kendimiz de kafa yormadık. Düşünme, sorgulama, tefekkür ve tezekkür kabiliyetini yitirdik. Tefekkürü hindi gibi aval aval bakmak, tezekkürü temel kodları (emek, adalet, eşitlik, özgürlük) vurgu ekseninden çıkarıp sadece ritüellere bağlayan bir cemaat ve ana işlevinden (dayanışma, yardımlaşma) uzaklaştırılmış bir cami söz konusu bugün. İmam çıkmış kürsüde faizden bahsediyor. Neden bahsediyorsun, cemaatin hepsi faize bulaşmış, sen dahil… Balatayı sıyırmış arabaya benziyor bu. Debriyajı çekiyorsun ama hareket falan yok. İnsanları kendilerine getirmek, bunun yöntemlerini aramak lazım.

Bir kere bu gerçeği algıladığın zaman, bir şeyler yapmak mecburiyetindesin. İnanacaksın ya da inanmayacaksın bu meseleye. Eğer inanıyorsan güveneceksin. Bu çağrıyı yapmak lazım. Bu, toplumda karşılık bulur. Ama bu çağrıyı gereği gibi yapmak lazım.

Ben siyaset denilen kurumu şöyle görüyorum. Birisi dağa karşı bağırır ve dağdan cevap gelmesini bekler. Siyaset budur. Zamanını bilmek lazım. Öğlen bağırırsan bu gürültüde bir ses duyulur mu? Vaktini, yükseltini, ses tonunu ve hangi vadiye doğru bağıracağını iyi bilmen lazım. Bize peygamber sünnetinin öğrettiği budur. Onun için bu söylemi dillendirmek lazım. Yoksa hepimiz vebaldeyiz. Kuran ile insanların arasına birileri bariyerleri koymuşlar, kimsenin Kuran’a ulaşmasına imkan vermiyorlar. Her yerde hurafeler. Yüz tane hurafe radyosu var. Gece gündüz insanları uyutuyorlar, temel prensiplere (hak, eşitlik, adalet, barış vs.) vurgu yok.

Ne zaman emek-sermaye ilişkisi üzerine konuştuk? Efendim olmuyor. Yahu hiç konuşmadık ki! Bu bizim gündemimiz değil sandık. Ana gündem maddesini dışarıda tuttuk, işin teferruatıyla uğraştık. Bir uğraşalım, bir konuşalım bakalım. Yüzlerce başörtüsü eylemi yaptık. Ama bir gün Müslümanlar işçi hakları için ses çıkarabildi mi? Ne bekliyorsun? Hiçbir şey söylemedik ki. Sonra da diyoruz ki, bu dağdan ses gelmiyor.

“Müslümanlar işçi hakları için bağırmadı,” diyoruz. Ama o hak, işçilerin kendi hakları aslında. Yani müslüman bağıracaksa, başkası değil, kendisi işçi olduğu için bağıracaktır zaten.

Biz Müslümanlar olarak, işçileri –bağıracaksalar bile– bağırtmamak için uğraşırız. Ben sorunu başka mahallede aramam. Kendi mahallemde ararım. Niçin? Terbiyeli dediğimiz, hak aramayan, sorgulamayan, itaatkar işçi tipini Müslüman işçi tipi diye sunduk. Yahu kitabı kaptık, yoksula fakire bununla alakalı söz söyleme hakkı bırakmadık. Kendi hakkının o kitabın içinde olduğunu göstermedik biz. Yok dedik, biz sana ne söylediysek sen onu yapacaksın. İşin özeti şu: Bir söz vardır: “Haraba kul olduk bezm-i dünyada, azad olsak da bir olmasak da bir.” Biz haraba kul olduktan sonra, özgürmüş gibi yapamayız, Müslüman gibi göremeyiz. Yanlışa ve kötüye kulluk ederek Müslümanlık taslayamayız.

Biz topluma hep kötü örnek olduk. Gençliğimizde, Türk filmlerinde zalim ev sahibi olarak gösterilenlerin hep böyle hacı baba, tespih elinde kişiler olduğunu görür ve çok kinlenirdik. Müslümanları hep böyle gösteriyorlar, bilerek yapıyorlar, diyorduk. Bu bir yere kadar doğru olabilir. Ama toplumda bunun karşılığı olmasaydı böyle bir tip ortaya çıkmazdı, sürdürülemezdi, karşılık bulmazdı. Bu gerçekten böyle. “Mülk Allah’ındır” diye yazar. Ama Allah’ın hissesini hiç takmaz. İmamların % 90’ını toplayın şöyle bir soru sorun: Sizin dininizde emek-sermaye ilişkisi nasıldır? Ne diyorsun ya, komünist gibi konuşma, derler. Niye? Çünkü bunlar bizim literatürümüzde yok sayıldı.

Ama kul hakkı derseniz anlar.

Kul hakkını da nasıl anlıyor? Bayram namazı öncesi çıkıp fitre diye verdiğin üçkuruşu, birkaç fakiri doyurmayı anlıyor. Bizim imam, safa dizilmeyi, ayak parmaklarının aynı hizaya gelmesinden ibaret sanıyor. Safa dizilmek, yanındakini tanımakla alakalı bir şeydir. Namazda selam veriyorsun mesela, bu nedir? Sağım solum, sizinle barış, kardeşlik ve eşitlik ilan ediyorum, demektir. Ama adam yanındakini tanımıyor. Kimse kimseyi tanımıyor, zengin fakirin halinden anlamıyor. İki adam namazdan çıkınca biri simit satmaya gidiyor, diğeri fabrikasının başına. Aynı safta namaz kılmışlar ama birbirlerinden haberleri yok. Bunu da bize şöyle satıyorlar. Efendim bizim dinimiz öyle bir dindir ki, fakiri de zengini de aynı safa getiriyor, ikisini de secdeye vardırıyor. Yahu Allah zalim mi ki, seni böyle eğip büküyor. Allah seni eşitleyerek ders veriyor. Ama maalesef işin şekilciliğine takılmış, ruhunu kaçırmışız.

Bir müşahhas örnek vereyim. İkitelli Sanayi Bölgesi’nde iş yerlerinin ortasında insanların evlerine uzak bir yerde bir cami var. Buranın imamını duyuyorum. Şöyle vaaz ediyor, böyle vaaz ediyor, diyorlar. Ben de arada denk geldi, birkaç sefer uğrayıp dinledim. Bir gün de arkadaşlar, Hoca gelecek, sen de gel çay bahçesinde oturalım, dediler. İstemeyerek de olsa gittim. İşte tazim gösteriyor falan. Yahu dedim, bir işe yaramaz bu hoca. Ne diyorsun falan dediler. Yahu dedim 3 defa vaazını dinledim. Allah sana işçi ve işverenin bol bulunduğu bir yerde vaizlik yapma nimeti vermiş. Ama sen hiç işçi hakkı konuşmazsın. Yok caminin mermeri, yok sergiyle para toplamadan bahsedersin. Bir gün de o işçilerin durumunu düşünerek şöyle bir şey dedin mi? “Ey işverenler, duyuyorum, görüyorum, yılda ikişer üçer defa umreye gidiyorsunuz ama bu işçileriniz burada aç, perişan.” Senin yerinde olsam, fabrika fabrika dolaşır, patronlara çıkarın şu işçilerin bordrolarını derdim. Bunu söyleyince kızdı falan. Ama ikinci gün beni aradı ve vallahi doğru söylüyorsun, dedi. Dedim ki, sen söyleyemezsin zaten. Senin paranı oradaki 4 tane fabrikatör veriyor. İlk önce bunu bırak. Geçinmem için şu torbaya 25 kuruş atın, de. Bak göreceksin o işçiler patronlardan çok atarlar. Ama yeter ki hakkı savun.

Şu temel meseleyi anlayamazsak bu iş yürümez. Ben bugünkü aile içi şiddetin temel nedeninin ekonomik olduğuna inanıyorum. Bir örnek: Meşrubat depom varken bir arkadaşım vardı. Zor bela konuşarak adamı ikna ettik muhtar yaptık. Bir gün aradı, “ben bu muhtarlığı bırakacağım, mahalle sorunlarla dolu, bense bir şey yapamıyorum,” dedi. “Madem beni muhtar seçtiniz, işsiz iki adam var, bunları depona al çalıştır.” Olur dedim. Geldiler, birisi hafif spastik özürlü, birinin de tek gözü görmüyor, bir ayağı da hafif sakat. Su şişeleriyle meşrubat şişelerini ayıklamak lazım. Bunu yapın dedim. Pek de iyi çalışamıyorlar. Onların yaptıklarını başkaları tekrar düzeltiyor. Yurtdışından çok değer verdiğim bir arkadaşım geldi ziyaretime. Birkaç gün bende kaldı. Bu arkadaşları da işyerimizde tanımış oldu. Dedi ki, sen yanlış yapıyorsun, gönder bunları evlerine, maaşlarını evlerinde ver. Hoşuma gitti bu fikir. Neyse, çağırdım bunları, siz evinize gidin, sigortanız devam edecek, burası çalıştığı sürece de ücretlerinizi yollayacağım. Birisi kabul etti. Diğeri, spastik olan arkadaş ise geri döndü. Seninle bir şey konuşabilir miyim, dedi. Dedi ki, ücretimi yarıya indir ama ben bu işe her gün gidip geleyim. Niye dedim? Biraz zorlayınca, eşim iki yıldır bana karılık yapmıyor, çocuğum bana bakmıyordu. Ama şimdi karım yemeği önüme getiriyor, çocuk eve girince boynuma sarılıyor, hani çikolatam diye. Yani adam diyor ki, benim kazandığım bu ekmek bana aslında tekrar şahsiyetimi kazandırdı. Ne müthiş bir ders, ibret alana.

Yahu evdeki eşlerin durumunu düşün. Evde ne konuşur bu insanlar paradan, ekonomik sıkıntıdan başka? Niye? Aldıkları para yetmiyor da ondan. Yöneticiler diyorlar ki, eskiden asgari ücret şuydu, bugün bu kadar oldu, şu kadar arttı falan. Yahu kardeşim eskiden zaruri gider 5 kalemdi, şimdi 15 kalem oldu. 15 sene önce cep telefonu diye bir giderimiz var mıydı? Şimdi gerekli bir ihtiyaç. Ücret içerisinde zaruri gider kalemlerinin oranı yükseldi. Cep telefonu zaruri bir şey artık. Yetişkin bir çocuğun baba bana kontör yükle dediği zaman alacağı olumsuz cevap karşısında neler olabileceğini düşünebiliyor musun?

Bütün bunlarda temel sorun, üretim ilişkileri sorunudur. Bugün bankalar kudurmuşçasına para topluyorlar. Yıl sonunda halka açık şirketlerin bilançoları açıklanır. Büyük firmaları inceleyin. Bilançoları şöyle çıkar: Faaliyet gelirleri 5 lira, faaliyet dışı gelirler 55 lira. Nedir bu faaliyet dışı gelir?

Devlete verdiği borçların faizi…

Evet. Büyük firmalar aslında banka gibi, devlete borç vermekle geçiniyor. Bizim başbakanımız da çıkıyor manşet attırıyor: Good bye IMF. Yahu Mehmet’e borcun olacağına Ahmet’e olmuş. Türkiye’deki ihracatın ithalatı karşılama oranına bir bakın. İhracatın ithalatı karşılama oranı gittikçe geriliyor. Ana veri budur, üretim-katma değer bununla değer bulur.

Bir arkadaşım var. 25 kişi çalıştırıyordu, kapı kolları yapıyordu. Bir gün gittim fabrikada tık yok. Ne yapıyorsun, dedim. Dedi ya dayanamadım. Kapattın mı, dedim. Yok dedi. Artık oğlanı Çin’e yolluyorum. İki ayda bir konteynıra yükletiyorum orada malları, burada satıyorum. Burada sigorta falan bunu karşılayacak durumum yok dedi. Katma değere bakar mısın. Oradan geliyor mal. Sadece civatalarını takıyor. İthalat büyüyor. Bunu ihraç ettiğini farz et başka bir ülkeye; ihracat da büyüyor. Böylece, gayrisafi milli hasıla da büyümüş oluyor, sonra fert başına düşen milli gelirde artıyor görünüyor. Ancak, ana veri olan ihracatın ithalatı karşılama oranı düşüyor. Buna bağlı olarak gerçek üretim geriliyor.

Türkiye’de enflasyonu canavar olarak yansıttılar, yeneni de kahraman gibi gösterdiler. Halbuki enflasyon canavar filan değildir iktisatta. Enflasyonun çoğu canavardır. Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için biraz enflasyon iyi bir şeydir. Ateş gibidir, canlı tutar, diri tutar. Doğru iktisat politikalarıyla yukarıdakilerle aşağıdakilerin arasındaki makasın kapanmasında kullanılabilir.

Memur zamlarına ne diyorsunuz?

Geçen gün açıklandı işte zamlar. Bu ülkede her şey güllük gülistanlık, ekonomi müthiş, büyüme oranımız Çin’e yaklaştı. Sayın Başbakan çalışanlara % 3 zam açıklarken, daha fazla verirsek Yunanistan gibi oluruz, diyor. Bu çelişki değil mi? Yahu arkadaş, sen uçtuk yükseldik, işte Çin % 11 büyüdü, biz de böyle büyüdük diyordun. Bu büyümeden bu çalışan pay almayacak mı? Almayacak.

Bunları daha birkaç gün önce, 1 Mayıs’ta işçinin-memurun hak taleplerini dile getirecekleri yerde kürsülerine bakanı çıkarıp alkışlatan sarı sendikalara sormak lazım. Neye benziyor biliyor musun? 11 Eylül’de kan gövdeyi götürüyordu, 12 Eylül’de her şey sustu diyorlar ya. Neydi bu? Darbeye zemin hazırladılar, olayları manipüle ettiler, deniyor. Ben aynı ona benzetiyorum. Bakanı kürsüye çıkarıp alkışlatanlar üç gün sonra % 3’le karşılaşıyorlar ama ciddi bir tepki vermiyorlar. Bu nasıl yaman bir çelişki? Peki Memur-Sen temsil hakkını bileğinin hakkıyla mı kazandı? Hangi siyasi baskılarla yapıldı bunlar? Bunlar sendika değil, sarı sendika. Ben üniversitede mezuniyet tezimi sendikalar üzerine yazdım. Bu sendikalar çalışanın hakkını savunmak için kurulmamıştır. Hiçbir şey de savunamazlar. Şimdi dananın kuyruğu kopacak. Sendikalarla zam pazarlığı yapıyorlar. Eğer % 3’te ısrar ederlerse demeyecek mi insanlar, “hani ekonomimiz büyümüştü, bu oran nedir?” diye. Merak etmeyin dananın kuyruğu kopmaz %4 yapar, anlaşırlar nitekim anlaştılar.

Bizi Yunanistan’la korkutuyorlar. İşçiye gelince Yunanistan’ı, büyümeye gelince Çin’i hatırlıyorlar. Çin de işçisini ezdiği için büyüyor. Başka bir şey değil. Adamların tuvalete bile gitmeye izni yok. Birleşik kaplar teorisi işte. İşte belediye şirketi kâra geçti. Hangisi kâra geçtiyse gidin bakın işçisini eziyor. Efendim çıkıyor, çok zeki iş adamı. Yahu onun zekiliği çalmakta. Zekiliği, uyanıklığı, işçisinin hakkını yiyen, bu verilerle işini büyüten adam olarak gördük.

Antikapitalist Müslüman Gençler hareketine nasıl bakıyorsunuz?

Arkadaşlar güzel söylediler, biz camide namazımızı kılıp, meydana namazımızla geldik, namazımızı bırakıp gelmedik, dediler. Ermeni meselesi, kürt sorunu, bunları kendi aralarında tartışabilirler. başka meseleler de tartışılmalıdır ancak isimlerine atıfla daha çok emek-sermaye ilişkileri ve bu konularla alakalı kapitalist sisteme dönük eleştirilere, kendi yaklaşımlarına, alternatif önerilerine yoğunlaşmalıdırlar kanaatindeyim. Felsefi tartışmalardan çok hayatın pratik gerçekleriyle ilgilenmenin gerekliliğine inanıyorum. Biraz sindire sindire, boşlukları doldurarak uygulama pratikleri geliştirerek sürdürmek lazım. İşçilerin, ezilenlerin, mağdurların hakkı için bir araya geldiklerine göre, pratik hayatla ilgilenmek mecburiyetindedirler. Ana söylemindeki hamlıkları, boşlukları gidereceksin. Sen kendi köklerinden, değer yargılarından, imanından koparsan, aynı bazı solcuların yaptığı gibi teferruatlarda ve felsefi tartışmalarda boğulursun, hiçbir şey yapamazsın. O temel kodun duracak. Bu tür çıkışları pohpohlarlar, bu arkadaşlar da genç, sen başkalarını eleştirirken bu gaza gelir, bu trene binersen yazık olur. Ne yaptığını bilen kararlı bir şekilde gitmek lazım. Bununla birlikte önemli bir çıkış, vicdanlı bir çığlık olarak görüyorum.

İslam iktisadı alanında çalışan bazı akademisyenler var.

Bir şeyleri teorik olarak söylemek kolay, eşitlik adalet özgürlük… Bunu pratikte nasıl uygulayacaksın, mesele burada. Dünyadaki örnekleri bilmek lazım. Trampa mrampa bir şeyler söylüyor mesela bazıları. Bunlar bana bu zamanın söylemi gibi gelmiyor pek. Biz bu zamanda bu şehirde söylem geliştirmek mecburiyetindeyiz. Yani her konuda zamanın sözünü söyleyebilmeliyiz.

Olacak inşallah. Bazı insanlar var, tam gerçekliğin ortasında, hayatın içinde, somut durumu biliyor. Bazıları da bunun teorik temellerine, tarihte nasıl yapıldığına bakıyor… Ne o tek başına yapabiliyor, ne o tek başına yapabiliyor. İşin akademik tarafı da değerli çünkü bunun tarihte nasıl yapıldığını anlamadan bu zamanda gerçekleştiremeyiz. İslam iktisadıyla ilgilenen ve emek meselelerine giren insanlar var. Bunları buluşturmak, kaynaştırmak, söylediklerini sentezlemek lazım. Akademisyen diye kenara ayırmaktansa değerlendirmek lazım. Onlar değerlendirmesin kendi fikirlerini, o problem değil, biz değerlendirelim.

Karşılaştırmalı şeyler de yapabilirler, başka şeyler de yapabilirler. Müşahhas bir örnek vereyim, ben şuna çok karşıyım mesela. Bizim Çerkes derneklerinden arkadaşlar dediler ki, “kültürümüzü kaybediyoruz, temel değerlerimiz yok oluyor, bunları yaşatmamız lazım, bunun için Tekirdağ tarafında bir arsa alıp köy kuralım, müthiş bir şey olur.” Ben ise, bu yönteme kökten karşıyım, dedim. Siz hayatın içerisinden çekilip bir fanus içinde yaşamaya başlayacaksınız ve bunu bir model olarak sunacaksınız. Toplum mühendisliği gibi bir şey bu, doğru değil ki. Herkes yazın köylerinde, kültürünü yaşasın, bu olumsuzlukları mahallinde tartışalım, konuşalım, dese… Demiyor, çünkü o hayatın gerçeği. Öbürü film. Hayat yaşamın içerisinde pratikle yüz yüze gelinerek çare aranırsa inandırıcı olur. Biz çözümü ve çareyi hayatın içinde aramalıyız.

Bir de daha büyük özelleştirme hikayeleri var.

Bakın, dikkat edin, şimdi otopark mafyası diye bir muhabbet çıkardılar, bugünlerde konuşuluyor. Türkiye’de hiçbir şey kendiliğinden gelişmez. Durup dururken Değnekçi Yasası nereden çıktı? Paraya müteallik bir şey varsa, bunun arkasındaki bilmeniz gerekir. Hatırlayın, İDO 860 milyon dolara satıldı, özelleştirmeden hemen sonra Yeni Şafak manşet attı: konu ile ilgili bakan için “TAV Bakanı” dedi.. Hükümetin bakanı için Yeni Şafak gazetesi “TAV Bakanı” yazar mı? Ne oldu biliyor musunuz? İhale dosyasında zeytinin kalibresiyle oynadılar burada da. Açık artırma olduğu için, 860 milyon dolara bağladılar, çıktılar işin içinden. Sonra ne oldu? Bir yönetmelik değişikliği yapıldı ve TAV’a Türkiye’nin bütün limanlarında sefer yapma yetkisi verildi. Eskiden İDO’nun hattı belliydi. İhaleye katılan başka bir firma dedi ki: “Biz 800 milyonlarda kaldık. Eğer bu yetkinin verileceğini bilseydik, 1 milyar 300 milyon dolar verirdik.” gazete aynen böle yazdı. Önce ihale edip daha sonra yönetmelikle işi kârlı hale getirmek vs.

Bakın, izleyin şimdi. İstanbul’un bütün otoparklarının % 99’unu, büyük bir başarı diyerek, hatırlayın, değnekçileri temizledik, şunu yaptık, bunu ettik, dediler, İSPARK aldı. Geçen sene Koç, İSPARK’ı özelleştirsinler, 4,5 milyar dolar veririm, dedi. Belediyenin en kârlı, en kral işi; 24 saat tıkır tıkır para kazanacak iş. Şimdi bunu pazarlıyorlar. 3.500-4.000 tane para toplayıcısı var, bahsettiğim şartlarda, taşeron firmalarda çalışan. Şimdi, bunu yasaya bağladıktan sonra özelleştirecekler. Değnekçilere, yani bir köşeyi tutup da park yaptıranlar var ya, bunlara ağır cezalar getirecekler, belki gasp diyecekler buna. Takip edin, önce yasayı çıkaracaklar, Değnekçilik Yasası çıkacak, yasal olarak garantiye alacaklar. Değnekçiliği bitirecekler. Değnekçilik bitince İSPARK’ın geliri en az % 20 artacak. Ondan sonra özelleştirecekler. Bu işler böyle yürütülüyor, böyle kotarılıyor, böyle hallediliyor. Yoksa niye isyan edeyim? Değnekçi alacağına belediye alsın. Belediye alır. Ama belediye kendisine almıyor, bir geçiş dönemi için alıyor. Düzeltiyor, rayına koyuyor, kanunu hükmünü çıkarıyor, sonra birisine postalıyor. Biz bir firma çıkardık ortaya, diyor. Üretim mi yaptınız? Hayır. Bir şey mi yaptınız? Hayır. Milletin elindekini sen aldın. Bir değer üretmiş gibi söylüyor. Milletin yolunu aldın, satıyorsun. Çevre yolları paralı oluyor şimdi, sonra çevre yolları bağlantı yolları… Çünkü bütçe açığı var, kapatamayacaklar.

Ne oldu şimdi, İDO özelleştirilince? Millet kuyrukta beklerken, sen gelirsin jipinle, 20 lira fazla verip herkesin önüne geçebilirsin. Daha önce İDO halkındı. Zarar mı ediyordu? O zaman Beylikdüzü ısrarla bize hat aç dedi. Beylikdüzü’nde 1 milyon insan yaşıyor. Açmıyor. Özelleştirildikten sonra, onlar açacaklar, göreceksiniz. Korkarım ki, İDO’da yaşanan serüven İSPARK’ta da yaşanabilir. Bekleyip, göreceğiz.

İhlas Finans hikayesi var bir de…

Öbür dünyada bu hükümete soracakları en büyük sorulardan bir tanesi İhlas Finans vakasıdır. İhlas Finans sözde faizsiz banka esasta aynen benkacılık yapan bir kuruluştu. Hayır, bu banka değil, dediler. Nasıl ya, finans kurumları hep banka değil mi? Onu banka statüsünde görmeden normal şirket statüsünde değerlendirip, geçirip concordato (iflas tasfiye) ilan ettirdiler. Aslında 200 binin üzerinde mudidedn 1 milyar dolara kadar para toplayıp bunu hortumlayan bildiğimiz bankacılık işlemleri yürüten bir kuruluştu. Dünya alem bilirki İhlas Holding ile bağlantılıdır ancak milletin bildiğini idarecilerimiz göremediler ve holdinge bağloı diğer şirketlerden bağımsız iflas ettirdiler, borçlarını ucu açık süreye yaydılar. Yıllarca da doğru dürüst ödeme yapmadılar. Bu çok büyük bir vebal. Onun için Türkiye gazetesi yarı resmi değil resmi gazete. Ama üzüldüğüm, acı olan şey başka. Bir gün Kayseri’den birisi aradı. Yahu, bizim bir akraba 12.000 dolar yatırmış İhlas Finans’a, bu adam işçi emeklisi, dedi. Ben de kızdım, işçi emeklisinin İhlas Finans’da ne işi var, dedim.Emekli ikramiyesini yatırmış, bu adamın durumu iyi değil, ne etti etti, bir şey yapamadı, buna bir çare bul, dedi. Benim gruba yakın gazeteci bir arkadaş tanıdığım var,  şu garibanın parasına bir çare üret, dedim. 3 gün sonra, çağır gelsin, dedi bana. Resmi alacak için, oğluna vekalet verdi. Gitti görüşmeye, sonra geldi. Dedi ki, bir grup iş adamı, bunların adamları, dediler bu senin borcunu biz 8.000 dolara satın alalım. Concordato, para geldikçe, şirket para kazandıkça ödeyecek 30 yılda demek. Biz sana bunu 2 yılda ödeyeceğiz. Dedim, ver, bunlardan kurtul. Böldüler, ilk bir ay 400 dolar verdiler, ikinci ay 200 liraya düşürdüler… Geçen ay dedi ki, 50 dolar veriyorlar ayda. Yani o alacakları da kendi iş adamlarını gruplaştırıp oradan bir daha para kazanıyorlar.

Bu garibanlara kapkacak vererek hallettiler önce. Ne oluyor şimdi? TOKİ’nin Beyaz Evler’ini o yapıyor. Git, lüks plazaları duruyor hâlâ. Peki bir insan bu hükümete sormaz mı? Bu İhlas Finans’ı İhlas Holding’den ayrı tuttular, banka değil bu, şirket, dediler. Bankaya el koymadan iflas kararı aldırdı hükümet ve onu kurtardı. Hükümet TMSF bünyesinde bir mağduriyete yol açmadan tasfiye sürecini yürütemez miydi? Kimin parasını çarptılar? Garip gurabanın. Bütün yerleri duruyor. Bu nasıl bir iflas, buna seyirci kalmak bir idareci için ne büyük vebal.

Şuna karşı buna karşı olmak meselesi değil. Söylem geliştireceksin. O cetvele vuracaksın, senin buran yanlış diyeceksin. Yoksa Enver’le, Mehmet’le, Fethullah’la, Ahmet’le, Hüseyin’le tek tek uğraşarak enerji harcamanın bir anlamı yok. Müslümanın yöntemi bu olamaz. Müslüman, temel prensipleri haykırarak, vicdanı olanlara seslenecek. Bir de bu gözle bakın, bundan bu anlaşılmalıdır, diyecek. Biz vicdanlara seslenemedik. Her insanın içerisinde bir vicdan düğmesi vardır. Biz bu söylemi geliştirmek, bu düğmeyi çalıştırmak mecburiyetindeyiz.



Bütün bunları size söyleten nedir, derdiniz ne?

İçimizde bir sızı var da o. Başka hiçbir şey değil. Bu konu, konuşulmalı, her yerde dillendirilmeli. Konuşmakla kalmamalı, pratiğe de geçirilmeli.

Benim oturduğum mahalle, üst düzey gelir grubundan müslümanların çokça yaşadığı bir yer. Bir pazar günü çok kar yağmıştı. İşe gidemedim. Hanım dedi, hamur işi bir şeyler yapayım, markete git un ekmek falan al. Ufak kız var, onu da aldım yanıma. Abi markete bir girdim, bir alışveriş var, korkunç. Bir günlük kar adamların iflahını kesmiş. Koliyle süt alıyorlar. Dedim, ne alacağız? Süt, çikolata, un. Bunları alıp gidiyoruz. Bugün özellikle alışveriş yapmıyoruz. Biliyorlar akşam karın eriyeceğini ama artık kodlara böyle yerleşmiş.

Kafeteryalara bir gelin. Maçlarda, bazı muhafazakar müslümanlar, giymiş takımının formasını, nasıl kendinden geçmiş, bir görün. Kendi takımı bir gol attı mı, kazanmanın zevkini, o kapitalist duygu ruhuna yerleştiği için, nasıl da sonuna kadar yaşar. Bu adamların fakirlik diye bir derdi yok. Kendilerini sorgulama diye bir dertleri hiç yok.

Bir gün bir siyasi partiden arkadaşlar toplanmışlar Filistin davası, yardım kampanyaları falan konuşuyorlar. Yahu dedim, ne Filistin’i, şu karşıdaki gecekondu mahallesini görüyor musunuz, açlıktan, yoksulluktan sürünüyorlar. Şuraya bir gidin, tanışın, yardımı burdan başlatın. Ne yardımlaşması, oralar görülmesin diye duvarları yükseltmişler, güvenlikler koymuşlar. Kanımca bu tipler yardım bahanesiyle kendilerini avutuyorlar. Çünkü yan mahalleye yardım reeldir, büyük söylemler içermez, gerçektir ama o tipler maalesef gerçekle değil sanalla uğraşarak kendilerini tatmin ederler. Bu benim Filistin meselesini görmediğim anlamına gelmez. O başka bir şey. Bu meseleler kapının önünden, komşundan, işinden başlar. Bunları beceremeyenlerin Filistin davası ne kadar gerçekçi olabilir ki?

Müslüman geçinen bu adamların çoğu zamparanın dik alasıdır. Hanımlarına bir kredi kartı verir, bir de araba alır, kermesle falan oyalarlar. Sonra da gider, başka yerlerde zamparalık yaparlar. Bunların hanımlarını görürsün, başörtülü, hepsinin altında araba. Mahalle sokaklarında dolaşırlar. O tiplerin önüne yanlışlıkla çıkmayagör. Nasıl celallenirler. O başörtüsünü taktığı için kendisini ayrıcalıklı görüyor. O başörtüsü kendisine adalet, merhamet, vicdan duygusu vermiyor; onu bir asker rütbesi, bir generalin yıldızları gibi görüyor, onun kendisine bir ayrıcalık (üstünlük) verdiğine inanıyor ve o gücü insanların üzerinde üstünlük vesilesi olarak kullanıyor. Ne yaman bir çelişki.

Son bir olay anlatacağım, dramatik bir olay: Bu kış kar yağmıştı. İşe gitmedik. Bizim apartmanda sabahları bir resmi araba gelir. Şoför, yarım saat apartmanın önünde durur. Bizim daire de oraya baktığı için çay içerken oradan görüyorum. Yahu dedim hanım, kim bu resmi plakalı adam? Çok muhterem bir adam. Neymiş muhteremliği? Apartmana girerken bile, bize bakmamak için kafasını yana çevirerek yürüyor. Bir devlet kurumunda müdürmüş. Neyse, şoför her sabah gelir, 1 saat böyle bekler kapıda. Allah aşkına bu çocuk orada dikileceğine gitse sıcak bir yerde otursa, müdür bey de çıkarken telefonla onu çaldırsan da gelse olmaz mı? Dedim bu adamda bir sakatlık var, yoksa böyle insafsızlık olmaz. Neyse, o gün öğlen vakti baktım aynı araç kapıya geldi. Abartısız anlatıyorum. Araba evin tam kapısının önüne geldi, şoför atladı. Kapısını açtı. İndi bu zat-ı muhterem. Gazetesini bile almadı. Şoför uzandı gazetesini aldı, verdi ona. Buraya kadar kızmadım. Dedim ya, evle kapı girişi arasında iki metre var. Orada bir adımlık kar var. Şöyle bir atlayıp geçecek. Bak ne yaptı? Ben duymadım ama mutlaka bir şey söyledi o şoför arkadaşa. O da eğildi, karları elleriyle küredi. Ben birden yerimden fırladım kapıya yapıştım. Hanım önüme geçti. Dedim Allah aşkına, bu nasıl Müslümanlık? Bu adam yürürken yere baksa ne olcak, bu zulmü yaptıktan sonra? Adam çocuğa insan olarak bakmıyor ki. Arabanın bir parçası işte. İşte makamı kutsayan, onu bir tahakküm aracı olarak kullanan bu Müslüman tipi bizi mahvetti.

Biz müslüman olarak, hak-hukuk, emek-sermaye konularında ciddi hiçbir şey söylemedik, söyler gibi yaptık, içini doldurmadık. Bu algının üzerine kurulan toplumsal ilişkilerde sakat bir şekilde yürümektedir, bu ise toplumsal ilişkilerde bir iç kanamaya sebep olmaktadır. Bu kanamayı durdırmanın ve sıhhatli toplumsal ilişkiler geliştirmenin yolu Allahın muradını anlamaya Kuran ve sünnet ekseninde kavramaya çalışmak ve buna göre davranmakla olur. İşte şimdi sizler yavaş yavaş dillendiriyorsunuz. Bu konuşulacak, bu böyle yürümez. Netice almak değil benim işim zamanın sözünü söylemek, söyleyenlerle beraber olmaktır. Tabii ki neticesini Allah takdir edecektir.


Kaynak: bölüm1, bölüm2, bölüm3

4 comments:

  1. Günaydın Sevgili kardeşlerim İslam, biz are güvenilir mali şirket, saygın, meşru ve akredite kredi şirketi. Biz Müslümanlar için borç para ve % 3 faiz oranıyla mali yardıma muhtaç insanlara layık güveniyorum. Kötü kredi veya faturaları ödemek için paraya ihtiyacı olan var mı? ya da bir iş kredi ihtiyacı? Kredi sunmak için memnuniyet duyarız gibi yararlanıcı güvenilir yardımcı bilgilendirmek için bu orta götürmeme izin ver.Yazınız ile bilgi aşağıda. Yanıt sonra bir kredi başvuru formu doldurmak için gönderilir. (Orada hiçbir kredi kontrolü, % 100 Garantili!) Umarım bana hizmet etmek izin verir. İçtenlikle. E-posta yoluyla bize ulaşın: (creditsolutioncompany@gmail.com)

    ReplyDelete
  2. Eğer Finansman ihtiyacınız mı?
    Eğer İş veya Kişisel Kredi ihtiyacınız var mı?
    Eğer şirket yeniden finanse etmek isteyen musunuz?
    Firmamız Amerika Birleşik Devletleri'nde dayanır.
    Biz herhangi bir birey ve şirket kredi vermek
      % 3 faiz oranı yıllık.
    Daha fazla bilgi için, E-posta adresi:

    paulelvisloans@hotmail.com

    ReplyDelete
  3. Merhaba,
    Bu Susan James, özel bir kredi borç veren kamuoyunu bilgilendirmek için bir mali fırsat herkese açıktır herhangi bir mali yardıma ihtiyaç olduğunu. % 3 faiz oranıyla açık ve anlaşılır terimler ve bireyler, firmalar ve şirketlerin koşulları kredi vermek altında biz. E-posta usa bugün: (happyloanlink@outlook.com)

    ReplyDelete
  4. Merhaba,
    Bu Susan James, özel kredi borç veren kamuoyunu bilgilendirmek için bir mali fırsat herkese açıktır herhangi bir mali yardıma ihtiyacı olduğunu. % 3 faiz oranıyla açık ve anlaşılır terimler ve bireyler, firmalar ve şirketlerin koşulları kredi vermek altında biz. E-posta usa bugün: (happyloanlink@outlook.com)

    ReplyDelete